web analytics
  • Kendini Terk’in Kokusu ve İtiraf Edebileceğin Şeylerin Korkusu

    Bazı sahnelerin ne bir yazıya, ne bir nota, hiçbir şeye ihtiyacı yok (anlaşılmaları için gereken yıllar dışında):

    Will: So what’s this? A Taster’s Choice moment between guys? This is really nice. You got a thing for swans? Is this like a fetish? It’s something, like, maybe we need to devote some time to?

    Sean: “I thought about what you said to me the other day, about my painting. Stayed up half the night thinking about it. Something occurred to me and I fell into a deep, peaceful sleep and haven’t thought about you since. You know what occurred to me?”

    Will: “No.”

    Sean: “You’re just a kid. You don’t have the faintest idea what you’re talking about.”

    Will: “Why, thank you.”

    Sean: “It’s all right. You’ve never been out of Boston.”

    Will: “Nope.”

    Sean: “So if I asked you about art you could give me the skinny on every art book ever written…Michelangelo? You know a lot about him. Life’s work, political aspirations, him and the pope, sexual orientation, the whole works, right? But I bet you can’t tell me what it smells like in the Sistine Chapel. You’ve never actually stood there and looked up at that beautiful ceiling. Seen that… If I asked you about women you’d probably give me a syllabus of your personal favorites. You may have even been laid a few times. But you can’t tell me how it feels to wake up next to a woman and feel truly happy.

    You’re a tough kid. I ask you about war, and you’d probably–uh–throw Shakespeare at me, right? “Once more into the breach, dear friends.” But you’ve never been near one. You’ve never held your best friend’s head in your lap and watched him draw his last breath, looking to you for help.

    And if I asked you about love y’probably quote me a sonnet. But you’ve never looked at a woman and been totally vulnerable. Known someone could level you with her eyes. Feeling like God had put an angel on earth just for you… who could rescue you from the depths of hell. And you wouldn’t know how it felt to be her angel and to have the love to be there for her forever. Through anything. Through cancer. You wouldn’t know about sleeping sitting up in a hospital room for two months holding her hand and not leaving because the doctors could see in your eyes that the term visiting hours don’t apply to you.

    You don’t know about real loss, because that only occurs when you love something more than you love yourself. I doubt you’ve never dared to love anything that much.

    I look at you; I don’t see an intelligent, confident man; I see a cocky, scared shitless kid. But you’re a genius, Will. No one denies that. No one could possibly understand the depths of you. But you presume to know everything about me because you saw a painting of mine and ripped my fuckin’ life apart.

    You’re an orphan right? Do you think I’d know the first thing about how hard your life has been, how you feel, who you are because I read Oliver Twist? Does that encapsulate you? Personally, I don’t give a shit about that, because you know what? I can’t learn anything from you I can’t read in some fuckin’ book.

    Unless you wanna talk about you, who you are. And I’m fascinated. I’m in. But you don’t wanna do that, do you, sport?

    You’re terrified of what you might say.

    Your move, chief.


    …bir ilave ile bitsin bu yazı:

    October 21, 1975

    “..and I sure as hell don’t regret missing the damn game. That’s regret.”

    Kendine veremediğin bir hesap olabilir. Olsun. Öyle olsun. Ama hatırla, riski almaktan kaçtığın için çektiğin cezadan büyük değildi o. Asıl pişmanlık, tarihini, gününü, saatini hatırladığın şeylerin hiç yaşanmamış olmasıydı.

  • Memory Den | Dupnisa

    29-30.11.2025 |  41°50'22.12"N  27°33'20.81"E | Istıranca Ormanları

    Kasvetli sayılabilecek kadar kapalı bir Cumartesi gününün ortasında, bolca yağmurun eşliğinde Dupnisa’ya varıldı.

    Dupnisa… Tuhaf bir isim değil mi?

    Yaklaşık 3km uzunluktaymış. Sulu bir mağaraymış. Türkiye’nin en büyük yarasa kolonilerinin bir kısmı burada yaşarmış. Pek de sevmediğim, kıytırık ve vasıfsız bir ülke olan Bulgaristan’ın dibindeymiş. Şöyleymiş, böyleymiş…

    Ama yazılan çizilen hiçbir şey göreceklerime denk değilmiş.

    Karabinalar, halatlar, jumarlar ve desandörlerle kurulan münasebetler ile geçen 29 Kasım’ın gündüzü, kamp ateşinin başında fayda odaklı bir öğün ile uğurlandı. Bizzat Ender Abi’den eğitim almak çok keyifliydi. Karanlık bastırdığında 40 metrelik uçurumun eşiğine gelmek ise bundan çok daha farklı bir şeydi.

    Saat 22.00’a yaklaştığımızda hazırlıkları yaptığımıza ikna olduk ve “gece mağaraya girelim” sözümüzü tuttuk. Girişten önce birkaç shot hardaliye ile içimiz de ısındıktan sonra, kısa bir yürüyüş ile girişe geldiğimizde saatler 23.05’ti.

    Olur da parçacık fiziğini öttürüp(!) boyutları bükebilirsek işler değişir. Ama gerçekçi olalım: Muhtemelen ömrüm boyunca başka bir gezegene gidemeyeceğim. Ama şu gezegende başka bir gezegene en çok benzeyebilecek yerlerin başında bir yerlerde olabilir Dupnisa.

    Ne acayip bir yerdi.

    Aşağı yukarı 6km süren yolculuk bitip dışarı çıktığımızda saatin 03.00’ü gösterdiğini, ıslak kıyafetlerle kampın başında saat 05.00’e kadar ısınmaya çalıştığımı, ateşe kilitlenen gözlerimle ne acayip bir yıl olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum; ve daha bir sürü şeyi…

  • Dayanıksızlığın Zerafeti

    Birliklerimiz en sonunda güney kapısından kente girmeyi başardı. Benim grubum kent dışında, yarı kavrulmuş kiraz ağaçlarının arasında bir bahçede kamp kurmuş, emirleri bekliyordu. Ama güney kapısından trompetlerin çınlayışını işitince artık kimse bizi tutamazdı. Elimize gelen ilk silahı kaparak, düzensiz bir halde, her birimiz kolunu arkadaşına dolayarak, savaş çığlığımız “Kahire! Kahire!” diye haykırarak, uzun sıralar halinde bataklıkların arasından şehre doğru hızla yürüdük.

    Güney kapısına vardığımızda, sadece cesetler ve san bir dumanla karşılaştık, duman topraktan tütüyor ve her tarafı sarıyordu. Ancak biz geride kalmak istemiyorduk, şimdiye kadar savaştan etkilenmemiş dar ara sokaklara daldık hemen. İlk evin kapısı balta darbelerimle yarılıp parçalandı, holden içeri öylesine çılgınca girdik ki, ilk anda kargaşa içinde çevremizde dönüp durduk. Yaşlı bir adam uzun boş bir koridordan bize doğru geldi. Tuhaf yaşlı bir adamdı – kanatları vardı. Geniş, açılmış kanatlarınım uçlan adamın boyundan daha uzundu. “Kanatlan var!” diye haykırdım yanımdaki arkadaşa ve biz öndekiler, arkadan bizi iteleyenlerden fırsat bulduğumuz kadar, geriledik.

    “Şaşırdınız mı?” dedi, yaşlı adam. “Burada hepimizin kanatları var, ama hiçbirimize bir yararı dokunmadı ve eğer onları koparıp atabilseydik, bunu yapardık.”

    “Neden uçup gitmediniz?” diye sordum.

    “Şehrimizden uçup gitmek mi? Evimizi terk etmek mi? Ölmüşlerimizi ve tanrılarımızı terk edip gitmek, öyle mi?”

    İstemedim hiç buralardan gitmeyi. İstemediğim şeyleri yapmanın nasıl bir şey olduğunu erkenden öğrendiğim içindir belki, teşebbüs bile etmedim. Başka bir ülkeye gitmeyi asla bir fırsat olarak da görmedim. Tayin edilmiş sınırların ötesinde bir cazibe bulmadım.

    “Neden gitmedin” gibi cevap talepleri sıkça karşıma geldi. Çoğu anlam verememelerindendi. Farklı yanıtlar verdim bunlara. İçimdense, “Şehrimden uçup gitmek mi? Evimi terk etmek mi?” dedim, neredeyse her seferde.

    18-19 yaşlarında okuduğum Mavi Oktav Defterleri’de okuduğum bu cümleleri ezberime kazımak gibi bir niyetim yoktu. Ama yine aynı kitabın notlar bölümünde şunları yazmış olmam, sebeplerden bağımsız değilmiş:

    “Hiç bulunamayacak bir cevabı, bu cevabın sorusunu arıyorum.”

    Belki soruları soranlar, bir ihtimal bu kısacık öykü kırıntısını bilselerdi, okumuş olsalardı; kanatlarımı koparıp atmak istemesem de, buraya olan bağlılığımı daha rahat anlarlardı.

    Buraya bağlı olmak. Tam da buraya.

    Ama nereye?

    İşte, döngüde tekrarlanan soru aşağı yukarı bunun gibi bir şey. Elinde sadece yanıt varsa, sorusunu bulman vakit alır. Suyunu kuyun kuruduğunda özlemen gibi bir şey bu. “Hem bıçak olup, hem de yara olmak” gibi.


    Buradan evin yolunu bulabilir misin?” sorusunu çokça yanıtladım. Çocukken evden uzaklaştığımızda bu soruyu yanıtlamak, tariflerle mümkündü. Tarifler ne garip şeyler aslında… Bir şeyin tarifi varsa, gerçeğine yaklaşırsın. Tasvirde kuvvetlendikçe, tam kararında tam ölçüsünde bir yemek yapmak gibi. “Şuradan giderim, şuna sorarım, şunu yaparım” gibi cümlelerimi “eğer” ile bağlamayı öğrenmemiştim henüz. Zaman içinde yanıtlarım başka bir boyuta evrildi. Soruyu soran da, senaryolar da değişti.

    Dikkate alınacak bir soruydu bu. Kıymetini zaman içinde anladım. Belki “bulamam” da diyebilirdim. Ama bir kere bile aklımdan bu geçmedi. İster babam sormuş olsun, isterse kendime sormuş olayım, hiç kaybolmadan, hep döndüğüm yer evim oldu.

    Onu hep “buldum”.


    Sırf kalıcı olduğu için güzel değil her şey – ki başlangıcı olan her şeyin bir sonu var. Bazen parça parça kendimi bozarak, bazen altımı oyarak, bazen çabalayarak, bazen inanarak, bazen vazgeçerek, bazen geri çekilip bazen tüm gücümle saldırarak, bazen sakince, bazen huzursuzca… Ama en çok da kendimden hiç uzaklaşmadan kendimi aradım, sonra da durdum. Kendi kuyruğumu ısırarak döndüm, durdum.

    Hafıza dehlizlerimde çok şey var. Onları hatırlamayı severim. Karanlık bastırdığında pusulam olur bazıları. Yeniden kendimi bulmak, orada kendime “buradan evin yolunu bulabilir misin” diye sormak bununla ilintili – benim için.

    Oysa kaybetmek ve kaydetmek arasında sadece bir harf var. Bu söze katılıyorum. Anımsamak ve unutmak ise kökünden farklı iki şey ama çok yakınlar aslında. Akıldan çıkarmak, hafızadan silmek ile anıları doldurmak ve kendi içinde tasvire dalmak, yani bir başka deyişle “kaybı geriye sarmak” bence çok zıt şeyler değil.

    Zira bir hatıra, kaydedildiği sanılan güvenli bir çekmecede değil, sürekli yeniden inşa edilen kırılgan bir köprü üzerinde durur daha çok. Ve o köprünün her an yok olabileceği, ya da fünyesinin bizzat kendin tarafından ateşe verilerek havaya uçurulabilecek olması, hatırlamayı, unutmanın gölgesi yapar: Hemen onun peşinde. Ondan doğan. Ondan beslenen. Onunla var olan.

    Özlemek ve gözlemek de sadece bir harf uzaklıkta ve tuhaf bir ilişki içindeler bence. Yolunu gözlemek, ve uzaktan gözlemek gibi. Sakin bir mesafeden, arada haber alarak. İçini rahat tutarak, kaybolmamak için arada hayranı olduğun gökyüzüne bakarak yerin altına girmek gibi.


    Mağaralara girerken, eşikte aklıma bu soru gelir. Bir adım sonra kayıtsız ve korkutucu bir karanlığa girme isteğim belki de buradan doğuyor. Her bir adımın eşiğinde şüphe götürmez bir sınırsızlığa gitmek, oralarda bir yerde…. Ya da en azından, benim kendime dair tahminlerim buralarda bir yerlerde.

    Yerin bilmem kaç metre altına girmeye çalışmak, yerkürede yeni mağaralar bularak onları anlamak, yeraltı nehirleri içinde yürümek… Hudutlarıma meydan okumak… Oralarda yatıp kalkmak ve çıktığında ayakta olabilmeye, gün ışığına şükrederek eve geri dönmeyi, ben hayatında kendini hiç kaydetmemiş birilerine nasıl anlatabilirim ki? Çünkü benim aradığım şeyler kayıp şeyler değil. Eğer’ler ile bağlanmamış cümlelerimin basitliğinde özlediğim biri var diyelim.

    Alegori değil, gerçekler böyle.


    Takip eden günler içinde, önce yerin altında binlerce metre yürüyeceğim, ardından da binlerce metre yukarıya çıkıp içine girecek yeni delikler bulmaya çalışacağım. Bazen yerin altında, bazen bir dağın tepesinde.

    “Buradan evin yolunu bulabilir miyim” diyerek. Unutarak, anımsayarak. Hem yıkan, hem de yaşatan bir arzunun peşine düşerek, arayacağım.

    Kendimi.

  • Memory Den | Ayvaini

    01-02.11.2025 | 40° 6'20.46"N 28°40'50.73"E | Ayvaköy

    Ayvaini Mağarası, Bursa – Uluabat Gölü’nün güneydoğusunda, 380 metre civarındaki bir rakımda yer alıyor. Gölü besleyen su kaynaklarından biri, yani Karadonlu Deresi, günümüzden yaklaşık 252 milyon yıl öncesinden 66 milyon yıl öncesine kadarlık süreyi kapsayan Mezozoyik Zaman’dan bugüneyukarıda kocaman bir ağızdan içeri girerek bir yeraltı nehri oluşturmuş.

    Akıllara zarar bir yer burası. Uzun bir süredir hayalini kuruyordum, sonunda gittim, gördüm, aşağıya indim ve içinden geçtim.

    İçinden geçtim diyorum, çünkü Ayvaini’nin bir girişi, bir de çıkışı var. Doğanalan köylüleri, mağaranın yukarı girişine “Çançukuru” adını vermiş, Ayvaköy’deki girişin adı da “Ayvaini” olmuş. Düden ve kaynak ağızları arasında kuş uçuşu 2.7 km’lik bir mesafe var. Ama tabii ki, yerin 45 metre altındaki su dolu bu mağaranın bir ucundan girip diğer ucundan çıkmak saatler alıyor ve yaklaşık 5km’lik bir mesafede bazen yürüyerek, bazen de yüzerek yol alıyorsun. Girişteki 10 metrelik kısımdan iple indikten sonra, yatay bir doğrultuda, 60’tan fazla göletin içinde yüzerek ilerlemek gerekiyor.

    Sayısı en az binlerle ifade edebileceğim kadar çok sayıda yarasa var içeride. Yengeçler, çiyanlar ve kurbağalar da varmış. Onları göremedim. Ama kör tatlı su karideslerine burada da rastladım.

    Masmavi suyun berraklığı, başka bir gezegendeyim dedirten kaya formasyonlarını bekliyordum. Ama sürüklenen bir tahta parçasına tutunarak yaşayan bir çift mantar görmek, çoğumuz için bir ilkti…

    Bir yeraltı nehrinde kilometrelerce yürümenin ve yüzmenin keyfini anlatabilmek çok zor. Bu deneyimi anlatabilmek için içeride bolca video kaydı aldım. Buraya çok da fazla fotoğraf ekleyememe sebebim biraz bununla ilgili.

    Gezi bittikten sonra kampa dönüp ateş başında bol bol muhabbet ettiğimizi hatırlıyorum. Ertesi güne kalan ekiple birlikte yakınlardaki Gölyazı’ya gittik. Roma mimarisinin izlerini görmek de güzeldi. Pelikanlar, kazlar, karabataklar ve nasibini bekleyen kedilerle dolu bir ada.

    Ha, bir de kocaman bir çınar ağacına bağlanmış bir martenika vardı. Onun da altında, kocaman götü ile oturan tombul bir kedi. Leylekler ise, gitmişlerdi.

    Yakında videosunu paylaşacağım bir gezi, biriken bir sürü anı ile birlikte böyle bitti.

  • Ev, Neydi?

    Gel, birlikte bir tabloya bir bakalım. Bu sorunun cevabını sonra düşünürüz.


    Christina’s World, 1948 by Andrew Wyeth

    Ön planda kurumuş otların kapladığı, dalgalı bir arazi. Ortasında yere uzanmış, genç bir kadın. Yüzünü göremiyoruz. Baktığı yer, muhtemelen, uzaktaki ve ufuk çizgisindeki o eve doğru. Ama sanki bir taraftan da ahıra bakıyor gibi? Tam olarak emin olmak zor. Gerçi, olmamız da gerekmiyor. Buradaki mevzu, o yerin, o gidilmek istenen yerin, yani evin, ulaşılması güç bir mesafeye olan denkliği.

    Tek tek çizilen otlar, pembe elbisedeki kırışıklıkar ve gölgeler, genç kadının saçlarının dağılışı fotoğraf gibi ama daha soğuk. Gerçekçiliği neredeyse sert.

    Bu yaratılan kompozisyon bilinçli bir tercih: Genç kadın sol alt köşede. Ev sağ üstte. Bu iki nokta arasında gözümüzü yukarı çeken bir diyagonal çizgi var. Kadının gövdesi, otların eğimi, ufuk çizgisi bu hareketi destekliyor. Gözümüz, ister istemez ilk olarak o pembe elbiseli kadına, sonra da onun baktığı yere, yani o eve varıyor. Evi gördükten sonra, tepenin kıvrımıyla ahıra, oradan ot sınırına ve tekrar kadına bakıyoruz.

    Bunun ardından anlıyoruz ki, perspektif kasten düşük tutulmuş. Görmeye aday bakanlar olarak biz, neredeyse yerde, kadının arkasındayız. Bu açı hem bizi kadınla aynı seviyeye indiriyor hem de alanı genişletiyor. Bu genişleyen alan bizi çevreliyor ve pembe elbiseli kadın ile beraber duymamızı ironik bulduğum bir “yalnızlık” paylaşıyoruz.

    Bana kalırsa, eserin ilk görüşte yarattığı bu his ortaklığı çok kıymetli. Ama bu duygusal yankı, tabloya biraz daha detaylı baktığımızda daha da derinleşecek ve başka şeyler de fark edilecek.


    “Çalıştım, çalıştım, çalıştım… O tarlanın şişkinliğini yakalayana kadar sadece araziye odaklandım. Bu, bir ev inşa edip sonra içinde yaşamak gibiydi. O zemini onun için kurdum. Ve onu yerleştirdiğimde, o solmuş ıstakoz kabuğu pembesi tam yerini buldu.” – Andrew Wyeth


    Sürekli hastalıklarla geçen bir çocukluğun ardından, içine kapanık ama resim yapmaya yatkın bir genç olan Andrew, babası Newell Convers Wyeth gibi iyi bir sanatçı olacağının işaretlerini yirmili yaşlarının başında vermeye başlar. Ölü bir martıyı resmettiği suluboya bir işi, bir sergide alıcı bulur (nasıl bulmasın).

    Dead Seagull, 1938, by Andrew Wyeth
    Andrew ve Betsy Weth, 1939

    Andrew ve onun 70 yıldan uzun süre hayat arkadaşı ve en büyük ilham kaynağı olacak olan Betsy, ailelerinin yazlarını geçirdiği Maine, Bird Point’te 1939’da tanışmışlar. Yakınlarında yaşayan çiftçi komşuları Alvaro Olson’un çocuk felci nedeniyle kısmen felçli olan kardeşi Christina, Andrew ile Betsy’yi tanıştıran kişiymiş.

    İlginçtir ki, bu ilk karşılaşmada Andrew Wyeth üzerinde en büyük etkiyi bırakan kişi Christina değil, rüzgâra, yağmura direnen üç katlı, dik çatılı, deniz kıyısındaki bir çıkıntıda inşa edilmiş olan evleri olmuş.

    Yani Christina’s World’de gördüğümüz o ev.

    Zamanla Andrew ve Christina iyi dost olmuşlar. Christina, Wyeth’in birçok eserinde yer almış: Christina Olson” (1947), “Miss Olson” (1952) ve “Anna Christina” (1967) . Hatta Christina, Wyeth’in çiftlik evlerindeki bir odayı atölyeye çevirmesine bile izin vermiş.

    Christina Olson, 1947 by Andrew Wyeth
    Miss Olson, 1952 by Andrew Wyeth

    Christina tarafından tanıştırıldıktan sonra Andrew, Betsy’yi ilk buluşmalarından birinde atölyesine götürmüş ve suluboya işlerini göstermiş. Betsy ise sonra, Andrew’ın daha önce yaptığı bir “egg-tempera(çok hızlı kuruması ile hata affetmeyen bir boya tekniği) çalışmasını fark etmiş ve çok beğenmiş. Betsy’nin beğendiği o eser yıllar sonra “The Young Swede” olmuş.

    Young Swede, 1938 by Andrew Wyeth

    Üzerinde solgun tonlarda, yüksek yakalı bir elbise içinde, başında, iki yanında serbestçe sarkan ipleriyle eski bir binici şapkası takmış; yanaklarında hafif bir pembelik, dudaklarında beliren bir gülümsemeyi asil bir gururla taşıyan bir kadın:

    Maga’s Daughter, 1966, by Andrew Wyeth

    Andrew Wyeth’i yıllar sonra üne ulaştıran bu eseri olan “Maga’s Daughter” portresinde gördüğümüz kişi, Elizabeth “Maga” James’in kızı Betsy Merle James’ten, yani ona “egg-tempera’da ilerlemelisin” diyen müstakbel eşinden başkası değildi.


    Wyeth, dönemin kaygılarını eserlerinde taşıdı. Yalnızlık, içe kapanma, ulaşılması güç hedefler… Gerçekçiliğini ise figüratif, detaycı hatta fotoğraf kadar sert eserler çıkararak korudu ve bu şekilde yoluna devam etti.

    Winter 1946, 1946, 122×80 cm by Andrew Wyeth
    The wind from the sea, 1947, 70×47 cm by Andrew Wyeth

    Ve yıl 1948’e geldiğinde, bir süredir üzerinde çalıştığı ve benim bu yazıyı yazmama vesile olan Christina’s World’ü tamamladı.

    Çocuk felcinden muzdarip Christina, hayatı boyunca asla tekerlekli sandalye kullanmak istememiş ve kollarıyla sürünerek hareket etmiş. Wyeth bir gün, Christina’yı bahçede yine sürünürken görmüş ve o an, aklında bu sahne oluşmuş.

    Özetle, bu reddediş, Wyeth’i etkilemiş.


    Wyeth tabloda gövde, baş ve saçlar için eşi Betsy’yi, eller ve kollar için Christina’yı modellemiş. Tamamen Christina’yı modellememe sebebi ise, Christina’nın tüm hayatını göstermek istemesiymiş. Yani genç bir kadının bedeni ve saçları, ama yaşlılığını taşıyan elleri ve kolları ile, eve bakan, oraya gitmeye çalışan, çabalayan, kısıtlı ama özgür birini tek bir vücuda sığdırmış.


    Christina’nın kollarındaki ince kaslar ve toprağı kavrayan yorgun parmaklar hem bu gerçekliği, hem de o bedendeki inadı, direnci ve mekâna bağlılığı yüceltir. Yani gördüğümüz şey belki mağduriyet, ama belki de daha çok kendine ait bir “dünya”nın sahibi olmakla ilgili. Bu ikilik, içimizde hem koruma dürtüsü hem de derin bir hayranlık uyandırabilir.


    Yapıldığı zaman yankılar uyandırmayan, ama yıllar içinde değeri anlaşılan tablonun öyküsü, az çok bu şekilde.

    Ve bence, ev, işte aşağı yukarı böyle bir şey. Gitmek istediğin, artık öyle olmadığında ayrılmak istediğin, doğuştan ya da kendi yarattığın ya da üzerine bindirilmiş yüklere, engellere rağmen her zaman yolunu bulmaya çalıştığın yegâne istikametin. Korunağın, yakınında huzuru bulduğun ya da bulmayı umduğun, özlediğin, uyumayı seçtiğin, dinlendiğin veya ‘oyunu kaydettiğin’ yer.

    Ve tabii ki bundan çok daha fazlasına denk düşer. Ama az sorulan bir soru olarak beni -arada- düşündürtür.

    Ev, neydi?

    Andrew Wyeth 2009’da, Betsy ise 2020’de sessizce hayata veda etti. Şu an ikisi de, Christina Olson’ın ulaşmaya çalıştığı o çiftlik evine bakan bir mezarda birlikte yatıyorlar.

  • Memory Den | İncirlikuyu – Kocain

    Gün 2: Bir hat bakım onarım memuru cosplayer’ı olarak TCDD’ye buradan selamlarımı iletiyorum.
    Hayır, bu klasik bir mağaracı pozu değil. Tavanın azameti altında aslında kendimden geçmiş haldeyim.
    20-21.09.2025 | 39°33'58.77"N 28°13'23.85"E | Akçakertil

    Susurluk’u besleyen kollardan biri olan Kille Çayı, milyonlarca yıl boyunca sabırla oyduğu kayaları yarıp Mezitler Kanyonu’nu oluşturmuş, bugün de Kepsut’un tam kalbinden geçiyor. Bu keşif gezisinin hedefi, vadinin yanındaki mağaralar: İncirlikuyu ve Kocain.

    Akçakertil’in vadiye bakan sırtına kampı kurduk. Bizi görünce heyecandan bayılmadılar ama muhtarın keçileri tarafından hoş bir merakla karşılandık. Plan hızlıca yapıldı: İlk gün dikey girişiyle bilinen İncirlikuyu, ikinci gün ise Kocain.

    Adını, hemen ağzında duvara tutunmayı başaran bir incir ağacından alan İncirlikuyu, dikey inişiyle ekipmanı zorunlu kılıyor. Karabinalar, desandörler, perlonlar, halatlar birer birer çıkarıldı, kuşanıldı. Giriş için boltlar yerleştirildi. Mağara ağzına vardığımızdan beri peşimizden ayrılmayan ve tek taraflı çok fazla sorumuza muhatap olan inatçı bir teke eşliğinde ekip aşağıya doğru uğurlandı.

    Gece ise uzundu: Kamptaki küçük ziyafetin ardından kaya tırmanışı eğitimi için sabaha karşı 03.00’e kadar çalışıldı. Sabahında ise keyifli bir kahvaltı vardı, gelecek rotalar için planlar yapıldı. Mıntıka temizliğinin ardından kamp, Aspeg’e yakışır biçimde tertemiz boşaltıldı.

    İncirlikuyu’ya ulaşmak görece kolaydı. Kocain ise öyle değil. Bu mağara, nispeten zorlu sayılabilecek bir tırmanışın ardından erişilebilecek bir yerde saklanıyor. Bu mevsimde kupkuru olan Kille Çayı’nın kurumuş yatağını takip ederek mağarayı aradık ve nihayet bulabildik. Hedefimiz MTA haritalarında yer almayan üst bir galeriye çıkmaktı. Yüzlerce yarasa tarafından karşılandık. Çoğunu istemeden uyandırmış olsak da, daha fazla rahatsızlık vermemek için sessizliğe büründük. Hangi döneme ait olduğunu sadece tahmin edebildiğimiz insan kemikleri ise beklemediğimiz bir şey değildi. Definecilerin aksine, saygıda kusur olmadan keşfi tamamladık.

    Kapanış yemeği Balıkesir’de yenildi. Farklı plaka araçların park edildiği benzin istasyonlarında duruldu. Gelecek rotalar için planlar konuşuldu. Bir hayalin peşinden gitmenin ne kadar iyi hissettirdiği giderek daha anlaşılır oldu.

    20 Eylül gecesi gökyüzünde bir tane bile bulut yoktu. Milyarlarca yıldızı tekrar görebilmem için atmosferin geçtiği bu kıyağı; gökyüzüne bakarken hatırladıklarımı asla unutmayacağım.

  • Artworks | “Daniel Danger”

    Tek taraflı tanışıklığım 2019’dan bu yana devam eden Daniel Danger, hayaletlerden, yarım kalmış çocukluk masallarından ve karanlıkta yankılanan hatıralardan esinlenir. Resmettiği tekinsiz ve terk edilmiş yerler ise korku değil, derinden özlemek ile ilgilidir.

    Kendisinin Jack White & Third Man Records, Andrew Bird, Puscifer, The Cure, Manchester Orchestra, The Black Keys, The Decemberists, Mogwai, Modest Mouse, Sigur Rós gibi isimler için hazırladığı illüstrasyonlar gerçekten çok güzel. Eğer merak edersen, keşfetmek için şuradan çıkış yapabilirsin. Ama burada kalmak istersen, en çok sevdiğim işini en sona sakladığım ufak bir derlemeyi aşağıya bırakıyorum.

  • “İlginiz İçin Teşekkürler”

    Bazen tahminlerin insafına avuç açarak dönüş bekleriz. Beklentiler ve gerçek arasında sıkışırız. Sebebi hesap hatası, ya da bazen zarların iyi gelmemesi olabilir. Hayallerimiz bize zaman ayırmaz.

    Genç sanatçı Claire Peckham‘ın reddedilme konusunu ele alışındaki basitliği ve vuruş gücünü çok sevdim ve burada yer vermek istedim. Burada bulunuşunuza dair sınırları çizerek, “ilginiz için teşekkür ediyorum”.

    İyi çatışmalar.

    “Thank you again for your interest”, 2025

    Ben Claire Peckham. Son iki yıldır yüzlerce iş başvurum reddedildi. Tasarımcı işleri, yönetici işleri, referansla başvurduğum işler ve fazlasıyla nitelikli olduğum işler… Hepsinden, başvuru belgelerimin tek bir insan tarafından bile görülüp görülmediğine dair en ufak bir işaret olmadan reddedildim. Yıllardır çevremdeki insanların hayatı akıp giderken, benimki hiç durmadan yerinde sayıyor. Arkadaşlarım iş buluyor, ailem tatile gidiyor… Tüm bunlar olurken benim hayatım, sahte bir neşeyle yazılmış standart bir e-postayla gelişi güzel silindiğim, sürekli tekrar eden bir film karesi gibi mükemmel bir şekilde donup kalıyor.

    Bu süreçteki kederim, çoğu kederde olduğu gibi, tek başıma yaşandı. Bu metindeki umudum, reddedilmeyi bir malzeme olarak kullanarak, izole eden bu deneyimi paylaşılan bir şeye dönüştürmek ve kederin sessiz ve tekrar eden doğasına ışık tutmaktı.

    Bu metin, 2023’ten bugüne kadar aldığım 60 standart ret e-postasından (toplamın dörtte birinden azı) oluşturulmuştur.

    – Claire Peckham

  • Memory Den | Parsık

    24.08.2025 | 40°37'07.2"N 29°57'51.0"E | Parsık 

    Yeraltı nehrinin debisi kuraklıktan azalmış olsa da, aslında Parsık’ı keşfetmek için en ideal zamanlar bu aylar. Yani Temmuz ve Ağustos. Çünkü kış aylarında mağara girişi su dolu. Zaten mağara girişinin hemen yanındaki eski duvar, muhtemelen bir su değirmeninden kalan son kalıntılar olsa gerek (tahmin yürütüyorum).

    Suyun akış yönünün tersine devam eden mağara giderek daralıyor. Yaklaşık 900 metre uzunluktaki mağaranın kayda değer bölümlerinde ilerlemek için sadece ve sadece 20-30cm yüksekliğe sahip yerlerden geçmen gerekli.

    Işıksız ortamda görme yetisini kaybetmiş karidesler ve yeraltı nehrinin sürüklediği tohumların sanki bir gün güneş görecekmiş gibi karanlıkta filiz vermesi, tüm bu klostrofobik ortamda birer küçük hazine senin için.

    Karanlığın kalbini çıplak gözlerle görmenin ne olduğunu anlatmaya yetecek kadar iyi yazabilsem daha iyi olurdu. Limitlerimi gördüm. Ama asla doyamadım. Arada gözümü kapattığımda hala oradayım.

  • En Büyük Savaşında Tüm Zarları Attığında

    Bir yerden bir yere gidiliyor. Sesler duyuyoruz ama etrafı görmüyoruz. Görebildiğimiz tek şey, makro çekimde gözüken bir kumaş ve arkasından sızan belli belirsiz ışık.

    1999 yapımı The Insider‘ın açılışında gördüğümüz ilk şey, işte böyle bir kare. Filmin derdini daha baştan anlatan bu görüntü, aslında yönetmen Michael Mann ve görüntü yönetmeni Dante Spinotti‘nin bizi önden selamlaması sanırım. Yıllar sonra geçtiğimiz hafta tekrar izlediğimde gözüme çarpan ilk detay bu oldu.

    Ve evet, bu yazının muhteviyatında The Insider‘dan eser miktarda spoiler yer almakta, ama izleme iştahınızı kaçıracak cinsten değil. Gönül rahatlığı ile, etkileşimlerden bağımsız aşağı kaydırabilirsiniz. Kaldı ki ben bu filmden sadece 2 sahne hakkında bir şeyler karalayacağım.

    Michael Mann, Al Pacino – The Insider, 1999

    Sarsılmaz prensiplere sahip ve dogmatik hakikat peşinde koşan iki azimli karakter. Ama birbirlerine hiç benzemiyorlar. Biri daha kozmopolit ve yırtık (Lowell Bergman – Al Pacino). Diğeri ise daha sağlamcı ve paranoyak (Jeffrey Wigand – Russell Crowe).

    Lowell Bergman bir röportajında (şuradan izlenebilir), Al Pacino’nun kendisinden biraz daha farklı ve kendince oynadığını nazikçe söylüyor ama Jeffrey Wigand’ı Russell Crowe’un neredeyse çok oturacak biçimde canlandırdığının altını çiziyor – ki Russell Crowe’un sadece Gladiator ile değil, bir yıl önce bu filmde ortaya koyduğu performans ile en iyi erkek oyuncu ödülünü aldığı düşünmek daha mantıklı geliyor kulağa.

    “Hakikat ne kadar büyükse, hasar da o kadar büyük olur.”

    Film, gerçek bir olayı anlatıyor. Yaşananların çok azı değiştirilmiş; büyük kısmı Michael Mann’in elinde dramatik bir tasarıma dönüşmüş. Ancak mesele, cilalı ve gerçek dışı bir “kahramanlık” hikâyesi sunmak değil. Hatta gerçekçi olmak gerekirse, post-modern dünyanın averaj sinema izleyicisi için hiç cazip bir paket yok. Al Pacino, Russell Crowe ve yanlarına Christopher Plummer, Bruce McGill, Michael Gambon gibi isimleri ekleseniz bile, The Insider, insanların çok merak edeceği bir konuya sahip değil.

    Mann’in derdi, gerçek dünyada yaşanmış bir olayın karakterlerinin içinden geçtiği psikolojiyi size en çıplak hâliyle hissettirmek. Dert eden, derinleştiren bir sinematografiyle… Ve bütün bunların merkezinde, filmde geçen o replikte söylendiği gibi, “sıra dışı bir baskı altında kalan sıradan insanlar” var.

    İşte biraz önce yukarıda bahsettiğim ve aşağıda paylaşacağım 2 sahne için –eğer- izlerseniz– bağlam dışı kalmamanız için bu detaylar önemliydi.


    Eşik Noktasında Son Kararı Alma

    İç dünyasında parçalanmış, tehditlerle kuşatılmış, garantici ve kuşkucu bir zihnin, kendiyle verdiği bir mücadele… Bir karar almaya dair, hayatımda izlediğim en iyi film sahnesi budur diyebilirim rahatlıkla.

    Wigand burada, büyük bir ahlaki savaşın ağırlığını taşımaya çalışır ama en çok da bunun kişisel hayatına etkilerini kestiremez. Geleceğini göremez ve kaygı içinde hapsolur. “Ne yapacağımı bilmiyorum” der ve Bergman’ın da yanından ayrılarak izole olacağı bir konuma doğru yalnız başına yürür.

    O esnada mahkeme salonuna doğru giden avukatı Ron Motley’nin dik ve hızlı adımları, Wigand’ın sessiz, ağır ve kederli yürüyüşüyle keskin bir kontrast oluşturur. Mahkeme salonu dışındaki medyanın Motley’e yönelttiği kaotik bağırışların çarpışması, Wigand’ın kararının ağırlığını işitsel olarak da hissettirir. Mann burada, sesleri bile bir karakter gibi kullanır.

    Wigand ise eşiktedir.

    “Hangi kritere göre karar vereceğimi bilmiyorum” der. Sonra Bergman ona şöyle der: “Belki işler değişmiştir?”.

    Wigand, hatırlar. Evet, işler çoktan değişmiştir. Hem de hep öyledir aslında. Kendi kırılgan şemalarını aşarak verdiği varoluşsal bir onayın bir tasviri için, onu bir adım arkasından görmeye devam ederiz ama bu kez kameranın yeri değişir.

    İşte tam o esnada Gustavo Santaolalla’dan Iguazu’yu duymaya başlarız.

    Wigand için sadece iki yol vardır. Önce sağ tarafına, sonsuzluğa ve okyanusun ufkuna bakar.

    Sonra kamera sol tarafa döner. Wigand, kararını bekleyen kolluk kuvvetlerini görür.

    Ve kararını alır:

    Eğer filmi izlerseniz, bu sahnenin hemen devamında, Bruce McGill’in mahkeme salonundaki muhteşem performansını kaçırmamanızı dilerim.


    Oteldeki Ruhsal Erime

    Yine filmdeki bir replik ile ifade ile, “milyonlarca insana bir şey söylediğinizde, hiçbir şey eskisi gibi olmaz“. Ve bazen bir yerlerde hakkınızda kararlar alınır. Alınan kararları sadece uzaktan izlersiniz.

    Siz orada yoksunuzdur.

    Filmin en ağır, en çıplak anlarından biri, hakkında bahsedeceğim bu ikinci sahne. Mann ve Spinotti, burada Wigand’ı otel odasında içine düştüğü bir kaygı krizi içinde bize gösterir.

    Mann’in asıl başarısı, bu kırılma anını ne bir rüya ne de bir flashback gibi taktikle ele almaması. Bunun yerine Wigand’ın zihninin çöküşünü, doğrudan, katıksız bir şekilde görselleştirir.

    Kamera ona çok yakın durur, Seğirmelerini görür, sıkışmışlığını yakından hissederiz.

    Geniş açıya geçildiğinde bile Wigand hâlâ çerçevenin köşesindedir. Yalnızlık ve çaresizlik bu kadrajlarla görselleşir – ki bu film çoğunlukla Wigand’ın “paranoyak bilinci” üzerinden filtrelenir.

    Çoğu sahnede gördüğümüz el kamerasının hafif sallantısı, her adımda onun zihinsel dengesizliği hakkındadır. Kamera, yalnızca kaydeden değil, karakterin zihnine sızan bir organizmadır.

    En büyük savaşında, tüm zarları attığında bazen galip gelmezsin, kırılırsın. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlarsın.

    İşte bu sahnede Wigand’ın eriyen zihninin içine gireriz. Erişilemez bir konumda, izoledir.

    Bergman ona telefonla ulaşmaya çalışır. Kapkara bulutların yaklaşan fırtınayı müjdelediği(!) bir sahilde, ona ulaşmak için denizin içine girebildiği kadar girer. Uzaktan ona erişmek ister.

    Ve sonunda ona ulaşır:


    The Insider, aslında birbirini hiç tanımayan insanların, en kırılgan anlarında birbirine güvenmesiyle ilgileniyor. Ve bu güven kahramanlıkla değil, kırılganlıkla, şüpheyle, kaygıyla ve hatta bazen çöküşle şekilleniyor.


    Şimdi anlıyorum ki, başlangıçta karanlık bir kumaşın arasından sızan belirsiz ışığı görüp, filmin kapanışındaysa Massive Attack’tan “Safe From Harm”ı duymamızın sebebi bu.

    Ancak riskin içinde nefes alan, değerini zararın gölgesinde var eden ve çoğu zaman farkına varamadığımız güven hakkında, ironik bir kapanış.

    The End.