Birliklerimiz en sonunda güney kapısından kente girmeyi başardı. Benim grubum kent dışında, yarı kavrulmuş kiraz ağaçlarının arasında bir bahçede kamp kurmuş, emirleri bekliyordu. Ama güney kapısından trompetlerin çınlayışını işitince artık kimse bizi tutamazdı. Elimize gelen ilk silahı kaparak, düzensiz bir halde, her birimiz kolunu arkadaşına dolayarak, savaş çığlığımız “Kahire! Kahire!” diye haykırarak, uzun sıralar halinde bataklıkların arasından şehre doğru hızla yürüdük.
Güney kapısına vardığımızda, sadece cesetler ve san bir dumanla karşılaştık, duman topraktan tütüyor ve her tarafı sarıyordu. Ancak biz geride kalmak istemiyorduk, şimdiye kadar savaştan etkilenmemiş dar ara sokaklara daldık hemen. İlk evin kapısı balta darbelerimle yarılıp parçalandı, holden içeri öylesine çılgınca girdik ki, ilk anda kargaşa içinde çevremizde dönüp durduk. Yaşlı bir adam uzun boş bir koridordan bize doğru geldi. Tuhaf yaşlı bir adamdı – kanatları vardı. Geniş, açılmış kanatlarınım uçlan adamın boyundan daha uzundu. “Kanatlan var!” diye haykırdım yanımdaki arkadaşa ve biz öndekiler, arkadan bizi iteleyenlerden fırsat bulduğumuz kadar, geriledik.
“Şaşırdınız mı?” dedi, yaşlı adam. “Burada hepimizin kanatları var, ama hiçbirimize bir yararı dokunmadı ve eğer onları koparıp atabilseydik, bunu yapardık.”
“Neden uçup gitmediniz?” diye sordum.
“Şehrimizden uçup gitmek mi? Evimizi terk etmek mi? Ölmüşlerimizi ve tanrılarımızı terk edip gitmek, öyle mi?”
İstemedim hiç buralardan gitmeyi. İstemediğim şeyleri yapmanın nasıl bir şey olduğunu erkenden öğrendiğim içindir belki, teşebbüs bile etmedim. Başka bir ülkeye gitmeyi asla bir fırsat olarak da görmedim. Tayin edilmiş sınırların ötesinde bir cazibe bulmadım.
“Neden gitmedin” gibi cevap talepleri sıkça karşıma geldi. Çoğu anlam verememelerindendi. Farklı yanıtlar verdim bunlara. İçimdense, “Şehrimden uçup gitmek mi? Evimi terk etmek mi?” dedim, neredeyse her seferde.
18-19 yaşlarında okuduğum Mavi Oktav Defterleri’de okuduğum bu cümleleri ezberime kazımak gibi bir niyetim yoktu. Ama yine aynı kitabın notlar bölümünde şunları yazmış olmam, sebeplerden bağımsız değilmiş:
“Hiç bulunamayacak bir cevabı, bu cevabın sorusunu arıyorum.”
Belki soruları soranlar, bir ihtimal bu kısacık öykü kırıntısını bilselerdi, okumuş olsalardı; kanatlarımı koparıp atmak istemesem de, buraya olan bağlılığımı daha rahat anlarlardı.
Buraya bağlı olmak. Tam da buraya.
Ama nereye?
İşte, döngüde tekrarlanan soru aşağı yukarı bunun gibi bir şey. Elinde sadece yanıt varsa, sorusunu bulman vakit alır. Suyunu kuyun kuruduğunda özlemen gibi bir şey bu. “Hem bıçak olup, hem de yara olmak” gibi.
“Buradan evin yolunu bulabilir misin?” sorusunu çokça yanıtladım. Çocukken evden uzaklaştığımızda bu soruyu yanıtlamak, tariflerle mümkündü. Tarifler ne garip şeyler aslında… Bir şeyin tarifi varsa, gerçeğine yaklaşırsın. Tasvirde kuvvetlendikçe, tam kararında tam ölçüsünde bir yemek yapmak gibi. “Şuradan giderim, şuna sorarım, şunu yaparım” gibi cümlelerimi “eğer” ile bağlamayı öğrenmemiştim henüz. Zaman içinde yanıtlarım başka bir boyuta evrildi. Soruyu soran da, senaryolar da değişti.
Dikkate alınacak bir soruydu bu. Kıymetini zaman içinde anladım. Belki “bulamam” da diyebilirdim. Ama bir kere bile aklımdan bu geçmedi. İster babam sormuş olsun, isterse kendime sormuş olayım, hiç kaybolmadan, hep döndüğüm yer evim oldu.
Onu hep “buldum”.
Sırf kalıcı olduğu için güzel değil her şey – ki başlangıcı olan her şeyin bir sonu var. Bazen parça parça kendimi bozarak, bazen altımı oyarak, bazen çabalayarak, bazen inanarak, bazen vazgeçerek, bazen geri çekilip bazen tüm gücümle saldırarak, bazen sakince, bazen huzursuzca… Ama en çok da kendimden hiç uzaklaşmadan kendimi aradım, sonra da durdum. Kendi kuyruğumu ısırarak döndüm, durdum.
Hafıza dehlizlerimde çok şey var. Onları hatırlamayı severim. Karanlık bastırdığında pusulam olur bazıları. Yeniden kendimi bulmak, orada kendime “buradan evin yolunu bulabilir misin” diye sormak bununla ilintili – benim için.
Oysa kaybetmek ve kaydetmek arasında sadece bir harf var. Bu söze katılıyorum. Anımsamak ve unutmak ise kökünden farklı iki şey ama çok yakınlar aslında. Akıldan çıkarmak, hafızadan silmek ile anıları doldurmak ve kendi içinde tasvire dalmak, yani bir başka deyişle “kaybı geriye sarmak” bence çok zıt şeyler değil.
Zira bir hatıra, kaydedildiği sanılan güvenli bir çekmecede değil, sürekli yeniden inşa edilen kırılgan bir köprü üzerinde durur daha çok. Ve o köprünün her an yok olabileceği, ya da fünyesinin bizzat kendin tarafından ateşe verilerek havaya uçurulabilecek olması, hatırlamayı, unutmanın gölgesi yapar: Hemen onun peşinde. Ondan doğan. Ondan beslenen. Onunla var olan.
Özlemek ve gözlemek de sadece bir harf uzaklıkta ve tuhaf bir ilişki içindeler bence. Yolunu gözlemek, ve uzaktan gözlemek gibi. Sakin bir mesafeden, arada haber alarak. İçini rahat tutarak, kaybolmamak için arada hayranı olduğun gökyüzüne bakarak yerin altına girmek gibi.
Mağaralara girerken, eşikte aklıma bu soru gelir. Bir adım sonra kayıtsız ve korkutucu bir karanlığa girme isteğim belki de buradan doğuyor. Her bir adımın eşiğinde şüphe götürmez bir sınırsızlığa gitmek, oralarda bir yerde…. Ya da en azından, benim kendime dair tahminlerim buralarda bir yerlerde.
Yerin bilmem kaç metre altına girmeye çalışmak, yerkürede yeni mağaralar bularak onları anlamak, yeraltı nehirleri içinde yürümek… Hudutlarıma meydan okumak… Oralarda yatıp kalkmak ve çıktığında ayakta olabilmeye, gün ışığına şükrederek eve geri dönmeyi, ben hayatında kendini hiç kaydetmemiş birilerine nasıl anlatabilirim ki? Çünkü benim aradığım şeyler kayıp şeyler değil. Eğer’ler ile bağlanmamış cümlelerimin basitliğinde özlediğim biri var diyelim.
Alegori değil, gerçekler böyle.
Takip eden günler içinde, önce yerin altında binlerce metre yürüyeceğim, ardından da binlerce metre yukarıya çıkıp içine girecek yeni delikler bulmaya çalışacağım. Bazen yerin altında, bazen bir dağın tepesinde.
“Buradan evin yolunu bulabilir miyim” diyerek. Unutarak, anımsayarak. Hem yıkan, hem de yaşatan bir arzunun peşine düşerek, arayacağım.
Kendimi.
Bir yanıt yazın