web analytics

En Büyük Savaşında Tüm Zarları Attığında

Bir yerden bir yere gidiliyor. Sesler duyuyoruz ama etrafı görmüyoruz. Görebildiğimiz tek şey, makro çekimde gözüken bir kumaş ve arkasından sızan belli belirsiz ışık.

1999 yapımı The Insider‘ın açılışında gördüğümüz ilk şey, işte böyle bir kare. Filmin derdini daha baştan anlatan bu görüntü, aslında yönetmen Michael Mann ve görüntü yönetmeni Dante Spinotti‘nin bizi önden selamlaması sanırım. Yıllar sonra geçtiğimiz hafta tekrar izlediğimde gözüme çarpan ilk detay bu oldu.

Ve evet, bu yazının muhteviyatında The Insider‘dan eser miktarda spoiler yer almakta, ama izleme iştahınızı kaçıracak cinsten değil. Gönül rahatlığı ile, etkileşimlerden bağımsız aşağı kaydırabilirsiniz. Kaldı ki ben bu filmden sadece 2 sahne hakkında bir şeyler karalayacağım.

Michael Mann, Al Pacino – The Insider, 1999

Sarsılmaz prensiplere sahip ve dogmatik hakikat peşinde koşan iki azimli karakter. Ama birbirlerine hiç benzemiyorlar. Biri daha kozmopolit ve yırtık (Lowell Bergman – Al Pacino). Diğeri ise daha sağlamcı ve paranoyak (Jeffrey Wigand – Russell Crowe).

Lowell Bergman bir röportajında (şuradan izlenebilir), Al Pacino’nun kendisinden biraz daha farklı ve kendince oynadığını nazikçe söylüyor ama Jeffrey Wigand’ı Russell Crowe’un neredeyse çok oturacak biçimde canlandırdığının altını çiziyor – ki Russell Crowe’un sadece Gladiator ile değil, bir yıl önce bu filmde ortaya koyduğu performans ile en iyi erkek oyuncu ödülünü aldığı düşünmek daha mantıklı geliyor kulağa.

“Hakikat ne kadar büyükse, hasar da o kadar büyük olur.”

Film, gerçek bir olayı anlatıyor. Yaşananların çok azı değiştirilmiş; büyük kısmı Michael Mann’in elinde dramatik bir tasarıma dönüşmüş. Ancak mesele, cilalı ve gerçek dışı bir “kahramanlık” hikâyesi sunmak değil. Hatta gerçekçi olmak gerekirse, post-modern dünyanın averaj sinema izleyicisi için hiç cazip bir paket yok. Al Pacino, Russell Crowe ve yanlarına Christopher Plummer, Bruce McGill, Michael Gambon gibi isimleri ekleseniz bile, The Insider, insanların çok merak edeceği bir konuya sahip değil.

Mann’in derdi, gerçek dünyada yaşanmış bir olayın karakterlerinin içinden geçtiği psikolojiyi size en çıplak hâliyle hissettirmek. Dert eden, derinleştiren bir sinematografiyle… Ve bütün bunların merkezinde, filmde geçen o replikte söylendiği gibi, “sıra dışı bir baskı altında kalan sıradan insanlar” var.

İşte biraz önce yukarıda bahsettiğim ve aşağıda paylaşacağım 2 sahne için –eğer- izlerseniz– bağlam dışı kalmamanız için bu detaylar önemliydi.


Eşik Noktasında Son Kararı Alma

İç dünyasında parçalanmış, tehditlerle kuşatılmış, garantici ve kuşkucu bir zihnin, kendiyle verdiği bir mücadele… Bir karar almaya dair, hayatımda izlediğim en iyi film sahnesi budur diyebilirim rahatlıkla.

Wigand burada, büyük bir ahlaki savaşın ağırlığını taşımaya çalışır ama en çok da bunun kişisel hayatına etkilerini kestiremez. Geleceğini göremez ve kaygı içinde hapsolur. “Ne yapacağımı bilmiyorum” der ve Bergman’ın da yanından ayrılarak izole olacağı bir konuma doğru yalnız başına yürür.

O esnada mahkeme salonuna doğru giden avukatı Ron Motley’nin dik ve hızlı adımları, Wigand’ın sessiz, ağır ve kederli yürüyüşüyle keskin bir kontrast oluşturur. Mahkeme salonu dışındaki medyanın Motley’e yönelttiği kaotik bağırışların çarpışması, Wigand’ın kararının ağırlığını işitsel olarak da hissettirir. Mann burada, sesleri bile bir karakter gibi kullanır.

Wigand ise eşiktedir.

“Hangi kritere göre karar vereceğimi bilmiyorum” der. Sonra Bergman ona şöyle der: “Belki işler değişmiştir?”.

Wigand, hatırlar. Evet, işler çoktan değişmiştir. Hem de hep öyledir aslında. Kendi kırılgan şemalarını aşarak verdiği varoluşsal bir onayın bir tasviri için, onu bir adım arkasından görmeye devam ederiz ama bu kez kameranın yeri değişir.

İşte tam o esnada Gustavo Santaolalla’dan Iguazu’yu duymaya başlarız.

Wigand için sadece iki yol vardır. Önce sağ tarafına, sonsuzluğa ve okyanusun ufkuna bakar.

Sonra kamera sol tarafa döner. Wigand, kararını bekleyen kolluk kuvvetlerini görür.

Ve kararını alır:

Eğer filmi izlerseniz, bu sahnenin hemen devamında, Bruce McGill’in mahkeme salonundaki muhteşem performansını kaçırmamanızı dilerim.


Oteldeki Ruhsal Erime

Yine filmdeki bir replik ile ifade ile, “milyonlarca insana bir şey söylediğinizde, hiçbir şey eskisi gibi olmaz“. Ve bazen bir yerlerde hakkınızda kararlar alınır. Alınan kararları sadece uzaktan izlersiniz.

Siz orada yoksunuzdur.

Filmin en ağır, en çıplak anlarından biri, hakkında bahsedeceğim bu ikinci sahne. Mann ve Spinotti, burada Wigand’ı otel odasında içine düştüğü bir kaygı krizi içinde bize gösterir.

Mann’in asıl başarısı, bu kırılma anını ne bir rüya ne de bir flashback gibi taktikle ele almaması. Bunun yerine Wigand’ın zihninin çöküşünü, doğrudan, katıksız bir şekilde görselleştirir.

Kamera ona çok yakın durur, Seğirmelerini görür, sıkışmışlığını yakından hissederiz.

Geniş açıya geçildiğinde bile Wigand hâlâ çerçevenin köşesindedir. Yalnızlık ve çaresizlik bu kadrajlarla görselleşir – ki bu film çoğunlukla Wigand’ın “paranoyak bilinci” üzerinden filtrelenir.

Çoğu sahnede gördüğümüz el kamerasının hafif sallantısı, her adımda onun zihinsel dengesizliği hakkındadır. Kamera, yalnızca kaydeden değil, karakterin zihnine sızan bir organizmadır.

En büyük savaşında, tüm zarları attığında bazen galip gelmezsin, kırılırsın. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlarsın.

İşte bu sahnede Wigand’ın eriyen zihninin içine gireriz. Erişilemez bir konumda, izoledir.

Bergman ona telefonla ulaşmaya çalışır. Kapkara bulutların yaklaşan fırtınayı müjdelediği(!) bir sahilde, ona ulaşmak için denizin içine girebildiği kadar girer. Uzaktan ona erişmek ister.

Ve sonunda ona ulaşır:


The Insider, aslında birbirini hiç tanımayan insanların, en kırılgan anlarında birbirine güvenmesiyle ilgileniyor. Ve bu güven kahramanlıkla değil, kırılganlıkla, şüpheyle, kaygıyla ve hatta bazen çöküşle şekilleniyor.


Şimdi anlıyorum ki, başlangıçta karanlık bir kumaşın arasından sızan belirsiz ışığı görüp, filmin kapanışındaysa Massive Attack’tan “Safe From Harm”ı duymamızın sebebi bu.

Ancak riskin içinde nefes alan, değerini zararın gölgesinde var eden ve çoğu zaman farkına varamadığımız güven hakkında, ironik bir kapanış.

The End.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir