web analytics
  • İnsanın Şiddeti, Şiddetin İnsanı, Sanatın Fetişi ve Fetişin Sanatı

    Sakat kalanlar ve tecavüze uğrayan kadınlar. Ağaca asılmış kurbanlar. Kanları akıtılmış ve kafaları kesilmiş vücutlar. Bedenlerden fışkıran iç organlar.

    Umutsuz, rafine şiddetin tasvir dili için, grafik olarak düz, siyah ve beyazın veya katı kırmızının keskin karşıtlıklarıyla işlenmiş figür seçimi ise son derece homojen.

    Karakter ve bireysel temsil yok. Sadece pür-i pak bir şiddet tasviri. Rahatsız edici ama, öte yandan da, estetik?

    Heathens, 2014

    Kaotik ve şiddet dolu işleriyle, çağdaş toplumun değişken mimarisi içinde iktidar ve boyun eğme mücadelesi veren figürleri çarpışma halinde gösteren Cleon Peterson‘ın işlerini, kaçınılmaz olarak beğeniyorum aslında.

    Burada onun harika olduğunu düşündüğüm birkaç işine de zevkle yer vereceğim, ki bence övgüleri sonuna kadar hak ettiğini düşünüyorum.

    Fakat bir problem var ki, bu işleri incelerken sorgulamadan edemedim ve bu, tasvirin biçimine has bir mevzu da değil sadece. Ama bunu, bilerek en sona saklayacağım. Kitabın ortasından konuşmak için erken bence.

    Şimdilik, “pekâlâ”.

    It’s Hard To Know The Devil When His Hand Is On Your Shoulder, 2019
    The Weak and the Powerful, 2014
    The Dark Rider, 2014

    Peterson’ın kanvasında gördüğümüz Miken ve Grek figürleri andıran, ters ve negatif çizgilerle boşluktan yontulmuş insan vahşetinin arketipleri, içimizdeki ilkel bir güdüye sesleniyor:

    Ne olursa olsun sahiplenmek. Ucu nereye dokunursa dokunsun sahip olmak. Gerekirse zorla, gerekirse kavgayla, gerekirse kan dökerek, gerekirse öldürerek.

    The Shadow Of Men, 2018

    Bu mevzu, kozmik bir katastrofinin gezegene kötü bir şakası olan türümüz için mühim bir mesele: Toprağı sahipleniriz. Evi sahipleniriz. Mülkü sahipleniriz.

    Biz öyle çok sahipleniriz ki, sadece yarım saat oturacağımız bir bank bile bizimdir, ki bu cümlenin devamında “gücü sahipleniriz” dememe gerek bırakmaz bu halimiz.

    Öldürdüğümüz için hayatta kalmadık ama hayatta kalmak için bolca öldürdük. Tabii ki bilincimiz bize öldürmenin kötü bir şey olduğunu düşündürtecek kadar ilerleyecekti. Ama milyonlarca yıllık gen havuzumuzu taçlandırmak adına, bir hayata son vermek, ya da ona haksızca hükmetmek bize hala hiç yabancı değil.

    Peterson, işte bu karanlık ve acımasız sahiplenme dürtüsünün anatomisi ile ilgileniyor. Yani onun için şiddet, estetik bir unsur değil; yüzleşilmesi gereken bir gerçeklik. Eserleri de altta akan irini göstermek için bir neşter gibi.


    Duvar resmi, Polonya, 2014

    “Eğer son derece kötü insanlar benim eşyalarımı satın alsaydı, mesela tüm sanat eserlerimi uyuşturucu kartellerini yöneten insanlara satabilseydim, bu iyi olurdu.” – Cleon Peterson

    Between the Sun & Moon, 2023

    Peterson, doğru veya yanlış, iyi veya kötü gibi basit sorularla ilgilenmiyor artık. 2010’ların başındaki işlerinde yer alan üniformalı temsillere, son işlerinde pek rastlanmıyoruz.

    Çünkü ona göre bu pozisyonlar konu dışı. Baskı ve mağduriyet üzerine tarafsız, hatta ahlaki açıdan mesafeli bir noktada durmaya çalışarak (?), nadiren ve belki kaçınılmaz olarak çizdiği kadın figürleri bir kenara koyarsak (ki bir kenara konulacak gibi değil ama), Peterson’ın işlerinde iki taraf da birbirinin yerine geçebilir.

    Yani siyah, kolayca beyaz olabilir, beyaz da siyah. Ortada sabit bir ideolojik değer yok.

    “Ben dünyayı değiştirmek gibi bir misyonun peşinde değilim. Gerçek şu ki, iyilikseverleri pek sevmem… Ben sadece gördüğümü resmediyorum.” – Cleon Peterson

    Zaten kendisi de meşhur Stanford Hapishane Deneyi’nden ve Jung’un “gölge” kavramından (yani bilinçli egomuzun karanlık, mantıksız tarafı) çok etkilendiğini söylüyor.

    To Create & Destroy, 2023

    İşte böyle olunca, mağduriyet ve zorbalığın döngüsel doğası kendine bir temel buluyor. Hepimiz, doğru ya da yanlış koşullar altında, içimizdeki şiddet, ahlaksızlık ve yozlaşma kapasitesiyle yüzleşmek zorundayız ne de olsa.


    “Pekâlâ” dediğim yerden devam edecek olursam, tüm bu “gösteriye” orta parmaklarımı nazikçe göstermek istiyorum.

    Eğer Peterson’ın resmettiği iktidar ve boyun eğme mücadelesi kasıtlı olarak duygusal veya etik bir derinlikten yoksun bırakıldıysa ve biz de bunun yerine sürekli tekrarlanan bir çatışma döngüsü görüyorsak, mevzu bahis tüm bu işler, şiddeti bağlamından koparıp evrensel ve zamansız bir “gösteriye” dönüştürmüyor mu?

    Ne kadar rahatsız edici olsa da, nihayetinde sanat galerilerinde ve dijital platformlarda tüketilen bir imaja dönüşmüş, paketlenmiş bir şiddetten bahsediyoruz.

    Şiddet. Saf ve formüle edilmiş bir estetik nesne olarak şiddet. Yukarı kaydırıp linkten ulaşabileceğin uzaklıkta hem de.

    Üstelik dilerseniz, kolunuza takabilir ve üstüne oturabilirsiniz ¯_(ツ)_/¯

    Her ne kadar Peterson kendini “ben bir salt gözlemciyim” diye konumlandırmış ve etliye sütlüye dokunmadan aradan çekilmiş olsa da, tüm bu “fiyakalı “kimlikler üstü fiyakalı pozisyonlanma”, yani “benim eserlerimi kötü insanlar satın alsa mutlu olurum” gibi pozlar, samimiyetsiz ve çiğ.

    Çünkü “gösteri”, şekil A’da görebileceğimiz gibi, gerçekliğin yerine kendini koyarken, imgeleri de kendine fayda sağlayacak biçimde işliyor. Debord’un çarsaf çarsaf anlattığı Gösteri Toplumu denilen mekanizma, işte tam da böyle çalışıyor. Gösteri, izleyiciyi şiddetin bir “gösterisini” izlemeye davet etmek yerine, seyirciyi sistemin konfor alanı içinde tutarak eleştiriyi metalaştırıyor.

    Yanılanlar için peşinen söyleyeyim, sanatçının para kazanması ile ilgili derdim yok. Ama tüm bu kabul satın alınabilir figüratif şiddet anlatısının, sıradan olamayacak kadar manidar bir katamaran takımının yelkeninde “işbirliği” diye yelken açmasını görünce (Instagram hesabında profiline sabitlediği gönderiye bakınız) orta parmaklarımı biraz daha yükseltiyorum havaya doğru.

    Hafif de sallayarak hem de.


    Eh, tabii buraya kadar okuduysanız eliniz boş gitsin istemem.

    Eğer şiddetle ilgili, çarpıcı ve sizi derinden düşündürtecek bir şeyler arıyorsanız (ve aradığınız sadece sanatsal açıdan tasvir değilse) ilk etapta Romain Gavras’ın Justice için çektiği “Stress” ve M.I.A. için çektiği “Born Free” kliplerini önerebilirim. Akabinde cüret edip, şu iki belgesele de zaman içinde vakit ayırabilirsiniz (sağlınız için araya uzun vadeler koymanızı önererek): Endonezya’daki katliamların faillerinin, suçlarını sinematik sahnelerde yeniden canlandırmasını konu alan, son derece rahatsız edici ve benzersiz bir yapım olan, 2012 yapımı “The Act of Killing” ve Sri Lanka İç Savaşı’nın son aşamalarındaki savaş suçlarını sarsıcı, gerçek görüntülerle gözler önüne seren, izlemesi zor ama oldukça önemli bir belgesel olan 2013 yapımı “No Fire Zone“.


    Yakında görüşmek üzere.

  • Psikogerçekçilik ve Bir Düşüşün Anatomisi: ‘Ryan’

    Tükenmek zordur. Ama tükenmenin başından dibine inmekten bahsetmiyorum. O işin kolay kısmı. Tükenecek kadar dolduğunu unutmak da değil tek zor olan. Bence tükenmeye dair en zor şey, tükenebilecek kadar dolu olmak.

    Tükenenler genelde bunu unutur.


    Hakkında Türkçe olarak pek bir şey bulamadığım, ama bence dilimizden de ufak bir selamı hak eden, Ryan Larkin ve onu anlatan olağanüstü bir kısa film olan “Ryan” hakkında bir şeyler karalayacağım.

    Larkin bir animatör, sanatçı ve heykeltıraştı.

    Algı ve gerçek arasında arafta kalmış ve defalarca sınır dışı edilmiş birisi olarak, olağanüstü bir yeteneğe sahipti.

    2007 Oscar Ödülleri’nde en iyi animasyon seçilen “Ryan” filminin konusu da kendisiydi. Benim de kendisini keşfetmem bu kısa film sayesinde, tesadüfen oldu.

    Ryan”, Cannes Film Festivali, San Francisco Uluslararası Film Festivali ve Dünya Kısa Film Festivali gibi birçok film festivalinde gösterildi ve 2004 En İyi Animasyon Kısa Film Oscar’ı ve 25. Genie Ödülleri’nde En İyi Animasyon Kısa Film dahil olmak üzere 60’tan fazla ödül kazandı. Animasyona getirdiği eşsiz bakış açısı için harika bir eser olarak görülür.

    Mütevazi bir ailenin ortanca çocuğu olarak 1963’te Kanada’da doğan Larkin’in hayatında ilk önemli kırılma, o henüz on beş yaşındayken olmuş. İdolü olarak gördüğü abisini o yanındayken bir tekne kazasında kaybetmesi ve yüzme bilmediği için ölümü hakkında kendini suçlaması hayatında kalıcı bir etki bırakmış.

    Daha sonra Larkin’in yolu, Montreal Güzel Sanatlar Müzesi Okulu ile yolu kesişmiş. Orada efsanevi bir isimden, Norman McLaren’dan animasyon teknikleri öğrenmiş (Bu link için gözleriniz sonra bana teşekkür edecek).

    Yeteneğini yıllar içinde katlayan Larkin, özgün işler ortaya koymaya başlamış. Yıllar 1970’i gösterdiğinde, o çok bilinen eseri “Walking”, Oscar Ödülleri’nde en iyi animasyona aday gösterilmiş ve birçok önemli ödül kazanmış. 1972’de yine birçok ödül kazanan Street Musique’i ortaya koymuş ve sadece bu iki eserle bile bir efsane haline gelmiş o günlerde.

    Larkin, eserlerinde insan hareketini olağanüstü anlama ve kopyalama yeteneğiyle biliniyordu. Rotoscoping, yani canlı çekim görüntülerin üzerine kare kare çizim yaparak veya bu görüntüleri takip ederek animasyon oluşturma süreci yerine, çalışmalarını mükemmelleştirmek için kendi kendine çalışmaya ve referanslara güveniyordu. Ez cümle, eşsiz bir gözü vardı. Ayrıca karakalem, mürekkep ve renkli yıkama gibi teknikleri, saykodelik bakış açısı ile karıştırıyor ve ortaya acayip özgün işler çıkarıyordu.

    Yeri gelmişken, Walking’e ve Street Musique’e göz atmak isteyenler için dev hizmet:

    Ama hayat Larkin için sürekli yükselişte geçmemiş. Aksine, sonsuz bir uçurumdan yuvarlanır gibi iyice dibe doğru gitmiş.

    1970’lerde, başarısıyla ve daha fazla eser geliştirme baskısıyla baş edemeyince, yaratıcılığında yaşadığı tıkanıklık krizinden kaçmak için alkol ve kokaine düşmüş. 1978’de parasız kalmış ve işini kaybetmiş. Sonraki on yıl boyunca ticari animatör ve ressam olarak çalışmış ama, 1980’lerin sonlarına doğru Montreal sokakları onun yeni evi olmuş.

    Ozymandias gibi unutulmuş Larkin. Kimse onu hatırlamaz olmuş.

    Ta ki, 2000 yılına kadar.

    Felicity Fanjoy & Ryan Larkin 1969
    Felicity Fanjoy ve Ryan Larkin – 1969

    Larkin’in hayatına yeniden dokunan ilk isim, Kanadalı bir yazar olan Chris Robinson olmuş. Robinson, Ottawa Uluslarası Animasyon Festivali’nin direktörü olan arkadaşı Lesya Fesiak’tan Larkin’in kim olduğunu öğrenmiş.

    Robinson, sokaklarda alkol ve uyuşturucu için dilenen bu sıradışı yetenek ile tanışmak istemiş. Şehrin işlek caddelerinde dilencileri bulmak çok da zor olmasa gerek, Larkin’i sonunda bulmuşlar. Ona yakındaki bir barda akşam yemeği ikram etmişler ve Larkin onlara hayat hikayesini anlatmış. Robinson bu hikayeyi “komik ve yürek burkan, acınası ve ilham verici” bulduğunu söylemiş.

    Ardından, Ottawa Uluslarası Animasyon Festivali’nin seçici kurul komitesindeki boşalan bir koltuk için Larkin akıllarına gelmiş ve onu kurula dahil etmişler. Ryan’ı yönetecek olan Chris Landreth ile işte burada tanışmış Larkin.

    Chris Landreth, Ryan hakkında verdiği bir röportajda şöyle anlatıyor: “İlk başta Ryan kopuktu. Son 20 yılını sokakta insanlarla takılarak geçirmişti. Ama ilerleyen günlerde içinde bir yerlerde animatörlerle olmanın ne demek olduğunu hatırladı ve adeta canlandı. Son gün, komite film seçimini tamamladıktan sonra, herkes kendi filmlerini gösterdi. Ryan en son gösterendi. ‘Walking’ ve üç-dört başka kısa film sundu. Ağzımız açık kaldı. Olağanüstü bir yaratıcılıkla dolu, ruhu olan kısa filmler yapan bir animatördü. Ona baktım ve düşündüm: Nasıl oldu da bu hale geldi? İşte her şey orada başladı.”

    Bu olaydan 4 yıl sonra, Landreth, Ryan Larkin’in hayatına dayanan animasyon belgeseli Ryan’ı tamamlamış.

    İzlerseniz anlayacaksınız, tarif edilmesi zor ve ayrıksı bir içsel tarzın ürünü “Ryan”. Acıyı, deliliği, korkuyu, merhameti, utancı ve yaratıcılığı doğrudan görebiliyoruz.

    Karakterlerin çarpıtılmış ve bozulmuş görünümleri, kendi konusuna yaklaşımına ilişkin çok samimi bir bakış açısı bence. Subjektif perspektif için görebileceğiniz en iyi örneklerden biri olabilir. En azından benim için böyle.

    “Landreth bu konuda bir söyleşide şöyle demiş: Asıl ilgimi çeken şey, CGI’da fotogerçekçiliğe ulaşmak değil; fotogerçekçiliğin unsurlarını, inanılmaz derecede karmaşık, kaotik, sıradan ama her zaman çelişkili olan insani doğayı ortaya koymak için kullanmak. Ben buna ‘psikogerçekçilik’ diyorum.”

    Ekspresyonist ve sürrealist birçok ismi, bu açıdan bakacak olursak gayet de “psikogerçekçi” gibi bir ortak kümeye alabiliriz. Benim için gayet uygun. İşte Landreth, karakterlerin geliştirilmesi için bu kesişim kümesinden ilham almış. Projeyi incelerken Landreth’in ilham noktalarını bulduğumda, ‘Ryan’ kafamda tam olarak ‘cuk oturdu’.

    Pearblossom Hghway, David Hockney
    Femme Nue Accroupie II, Pablo Picasso, 1959
    Self-Portrait, Ivan Albright, 1934
    Three Studies of Isabel Rawsthorne, Francis Bacon, 1965
    Study for a Self Portrait -Triptych, 1985-86 by Francis Bacon
    Study for a Self Portrait – Triptych, Francis Bacon, 1986

    Landreth, röportajlar sırasında Chris ve Ryan’ın eskizlerini çizmiş ve filmde yer alacak 3D temsillerin temelini oluşturmuş. Filmdeki diğer iki ana karakter (Larkin’in yakın arkadaşı ve yapımcısı Derek Lamb ve eski eşi Felicity Fanjoy) için modellerde ise Larkin’in çizimleri baz alınmış. Landreth bu tercihini şöyle açıklamış: “Chris ve Ryan’ın fotogerçekçiliği benim psikogerçekçi algıma göre yorumlandı ama Derek ve Felicity’yi Ryan’ın onları nasıl gördüğü biçimde yansıtmak istedim. Bunun en iyi yolu onun çizimlerini kullanmaktı. Bu yüzden onun eskiz desenlerini alıp Derek ve Felicity’nin 3D modellerine kapladık, filmde gördüğünüz bu çizimsi görünümü verdik.”

    Ryan’da karakterlerden çıkan eğrilerin ve kordonların fiziksel modellenmesi için bir algoritma geliştirilmiş. Yani öylesine desenler değil bunlar. Belli bir matematik ile çalışıyor, ki bence bu da projeye ekstra bir disiplin getiriyor.

    Toplamda prodüksiyon 18 ay sürmüş. Üç kişilik profesyonel ekip (Landreth, bir CG süpervizörü ve ışık/render/kompozit uzmanı) projeye başlamış. Konu Ryan Larkin olunca projeye destek veren Seneca College’dan dört animatör, bir doku sanatçısı, bir karakter modelleyici ve 20 gönüllü ile tamamlanmış.

    Ve işte bu kadar bahsettiğim o animasyon (kafanızda ne kurdunuz bilmiyorum artık), şu harikalıkta ortaya çıkmış:


    ‘Ryan’ yazının başında da bahsettiğim gibi birçok ödül kazanmış. Bu popülerliğin etkisiyle Larkin yeniden ünlenmiş ve animasyon yapması için teklifler almaya başlamış.

    Montreal sokaklarında dilencilik yapmasını konu alan “Spare Change” adındaki animasyon film üzerinde çalışmaya başlamış ve MTV Canada için birkaç bumper hazırlamış. Bir röportajında ise, alkol de dahil olmak üzere kötü alışkanlıklarından uzaklaştığını ve animasyona tekrar odaklandığını söylemiş.

    Ama önce akciğerine, sonra da beynine sıçrayan bir tümörden ötürü, 2007’de yaşamını yitirmiş.

    Ölmeden önce üzerinde çalıştığı Spare Change ise 1 yıl sonra, 2008’de yayınlanmış:

    Yönetmen Chris Landreth ise, birçok uzun metrajlı film teklifleri almasına rağmen, kısa animasyon filmleri üretmeye devam etmeyi tercih etmiş.

    Chris Landreth

    Ölmeyen bir yaratıcılığın ölümü üzerine olan hikaye genel olarak bu şekilde.

    Tükenmek ile ilgili en kötü olasılık, kaybolmak olabilir. Kaybolan birini bulmak ise, işte o çok insani bir şey ki, bu hikayedeki bu detayı seviyorum ben.

  • Kirpiler Yüzebilir

    Evet, kirpiler yüzebilir. Aslında pek çok kirpi türü, eğer şartlar elverirse, suya girdiklerinde ayaklarını çırparak ilerleyebilir ve vücut yapılarına göre su üzerinde kalabilirler.

    Ama bu demek olmuyor ki her kirpi yüzmeyi sevmekte. Ayakları yere değmediğinde kirpiler de panikleyebilirler. Yorulduklarında ise boğulabilirler.

    Tabii ki bu yazı, kirpilerin amfibik davranışları üzerine değil. Ama kirpilerin yüzüp yüzememesi de konumuz ile ilgiliydi, ona biraz değinmek istedim.

    1975’te Sovyetler Birliği’nde Sergei Kozlov’un senaryosunu yazıp Yuri Norstein‘ın çektiği, Francheska Yarbusova’nın görselleştirdiği, içi alegorik anlatımla desenlenmiş, dillere destan stop motion animasyon “Sisteki Kirpi” (Hedgehog in the Fog) hakkında birkaç şey karalamak istedim.

    “Sisteki Kirpi”, gelmiş geçmiş en iyi animasyon kısa filmlerinden biri. Öyle ki, 2003 Laputa Animasyon Festivali’nde dünyanın dört bir yanından 140 animatörün oylarıyla tüm zamanların en iyi animasyonu seçilmesi ve Hayao Miyazaki’nin ilham kaynaklarından biri olduğunu söylemesi boşuna değil (Bu arada, Miyazaki’nin Sovyet animasyonlarını esin kaynağı alması üzerine şurada harika bir yazı var, linkten gidilebilir).

    10dk’lık filmin ses tasarımı ve müziği çok dengeli. Karakter ve çevre tasarımı çok özgün. Stop-motion ile geleneksel çizim tekniklerini birleştiren sis efektini elde etmek için sahnelerin üzerine çok ince bir kâğıt tabakası yerleştirilmiş. Bu kâğıt, her karede yavaşça yukarı kaldırılarak arka planın giderek silikleşmesi sağlanmış. Bu el emeği yöntem, filme loş, melankolik ve neredeyse rüya benzeri bir atmosfer katmış.

    Sisteki Kirpi, bir çocuk animasyonu olamayacak kadar melankolik ve karanlık, yetişkinlerin çoğunun anlayamayacağı kadar da ‘gömülü‘ (1970’lerin Sovyetler Birliği’nde dışa kapalı bir otoriter rejim altında farklı düşünceleri insanlara aktarmanın yollarından biri de, sadece çocuklara göre tasarlanan içeriklere sızmak ve oradan bir ses duyurmaya çalışmaktı). Bir Rus masalından esinlenerek yazılmış senaryosu, içinde yorumlara çok açık bir alegori barındırıyor.

    Kirpi, her akşam olduğu gibi en yakın arkadaşı olan Ayı ile birlikte çay içmek ve yıldızları izlemek üzere yola çıkar. Yanında marmelatlı reçeli ve bir kavanoz da götürmektedir. Ancak bu akşam farklıdır: yol boyunca sis çökmüştür. Sisin içinde sesler ve hayvanlar ve gizemli figürler belirmeye başlar. Özellikle bir beyaz at, kirpinin ilgisini çeker: “O at sisin içinde boğulmadan nefes alabiliyor mu acaba?” der. Ardından karanlık, bilinmezlik ve yalnızlık duygusu belirginleşir. Ancak sonunda bir şekilde tekrar nehrin karşısına geçmeyi başarır ve arkadaşına ulaşır.

    Bir başka açıdan bakarsak, Kirpi’nin sıradan bir gece yürüyüşü, bir anda varoluşsal bir keşfe dönüşür. Sis, hayatın bilinmezliği; at, idealize edilmiş bir güzellik ya da ölüm; nehir, yaşamla ölüm arasındaki sınır olabilir. Ayı, aidiyet ve güven ihtiyacımız olabilir. Yani hikaye, insanın çocukluktan yetişkinliğe geçişi gibi de okunabilir.

    Bana göre Kirpi’nin nehirden geçerken, onu sırtında taşıyan dev kedi balığını¿ görmemesi de, karşı yakaya geçişinin bilinçli kontrolünün dışında olmasına dair çok güzel bir detay – ki benzer bir göndermeyi yıllar sonra Flow’da görmek çok hoşuma gitmişti.

    Ya da belki sadece sisin içinde kısa süreliğine kaybolup sonra en yakın dostuna kavuşan bir kirpiyi anlatan güzel bir çocuk hikâyesidir Sisteki Kirpi.

    Ama eğer öyleyse bile, şu dizeler ile başlayan Dante’nin Inferno’suna selam çakıyor olması harika bir rastlantı:

    “Ömrümüzün orta yerinde,
    Karanlık bir ormanda buldum kendimi,
    Doğru yoldan sapmıştım…”

    Bu yazıyı yazmama sebep olan bahçedeki kirpi ise, ben tam da ben yazının sonuna gelirken hışırtılar içinde evine doğru gidiyor. Kapanışı onunla birlikte yaptık.

    Görüşmek üzere.

  • Sallanan Kafalar, Düdüklü Tencereler ve Yarım Arkadaşlıklar

    Arşivimde güzel bir yeri olan 3 kısa animasyon filmi paylaşmak istedim bugün: Vésuves, Maman ve Les chiens isolés.

    Üstelik hiç de taze değiller, her biri aşağı yukarı 10 yıllık işler. Ama arada dönüp bunlara bakarım ve çok detaylı olmalarını, bana yeni sorular sordurabilmelerini severim.

    Kim yapmış bunları derseniz, Paris’teki ünlü görsel iletişim ve animasyon okulu Gobelins’te (okunuşu “Go-blan” gibi düşünebilirsiniz) tanışan Kevin Manach ve Ugo Bienvenu’dür cevap. Bu ikilinin ortaya koydukları işler; çizgi dili, gölgelendirmeleri ve renk paletleriyle zaten etkileyici. Ancak asıl vurucu güçleri gerçekçilik ile gerçeküstücülük arasında kurdukları dengeli anlatım bence. Mevzu bahis ikilimiz bu öğrenci işlerinden sonra profesyonel anlamda hem duo hem de solo olarak da yaratım süreçlerine devam ediyorlar.

    Daha da fazla uzatmadan, tuhaf ama sahici dünyalara kalıcı hasar garantili geçiş isteyenleri aşağıdaki pasaja almak isterim:


    Vésuves

    İki adam bir kadına bakıyor. Biri onu istiyor, diğeri kullanıyor.

    Bu animasyonun sadece 2dk sürmesi, ama adındaki göndermeye selam çakarak yanardağ gibi patlamaya hazır bir gerilime sahip olması pek âlâ. İzledikten sonra sizi soru girdaplarına götürebilir.

    Pencere temizleyicisi, faltaşı gibi açılmış gözleriyle dış dünyadan bakar. İçeriye giremez. Sadece bakabilir.

    Kadın ise içeride. Evinde. Kısa bir süreliğine de olsa, yattığı yerden boş bir kitabı tersten de okusa, o anlar içinde kendi olur.

    Ardından diğer adam gelir. Kadının belki kocası, belki sevgilisi? Kadın kendini unuttuğu yerden tutsaklığına geri döner. Adam fark eder, telefonu kapatır. Dış dünyayı meşgule alır. Perde ise açıktır. Sahiplenmenin soğuk mührü olarak kadını öper. Ne de olsa o bir obje bile değil, bir bölgedir.

    Peki kadın, neden sallanır?


    Maman

    “Baba ütü yapar, çocuk etrafı toplar, anne tükenir.”

    İkilinin bir diğer işi için bu sefer bir banliyöye ya da kırsala ışınlanalım:

    Maman’da bağırmaktan sesi kısılmış bir anne günün başladığını bize müjdelerken(!), ocaktaki düdüklü tencere mutlu aile tablosunun olmazsa olmazıdır. Ambiyansın kalbi olarak evi domine eder. Duvara ütü vuran baba ile tükenişe yakın annenin seslerini, çocuğun duymama şansı yoktur. Ama henüz o bir çocuktur ve bunları farkında olmadan içine çekmesine rağmen kayıtsızca ve masumca oyun oynar.


    Les chiens isolés

    “Bir petrol platformunda, iki işçi arasındaki dostluk hikayesi, onlardan birinin paranoyaklığı yüzünden sekteye uğrar.”

    Gelelim İzole Köpekler’e. Vésuves’ü çok sevsem de sanırım ikilinin en sevdiğim işi bu benim için. Yine harika bir renk paleti var elimizde. Karakterler sıradan ama tanıdık.

    André’nin küçücük dünyası güven üzerine kurulu. Bu yüzden odasına astığı atkıda “Güç – Gurur – Sadakat” yazar. En zayıf olduğu yönlerini örtbas etmek için sarıldığı bu kavramlar, kendisiyle ve dünya ile giriştiği savaşlardaki tek kalkanıdır.

    Ama hayat herkes için aynı anda akmaz. Julien’in izolasyondan çıkma şansı André için bir ihanettir ve onun kafasına saplanan bir bıçaktır.

    Çünkü “yarım bir arkadaş, yarım bir haindir.

    Ve sonra işler çığırından çıkar.


    Manach ve Ugo Bienvenu’nün işleri sevdim ben derseniz şayet, yaptığı birkaç güzel işi de şuraya iliştiriyorum.

    Eliniz boş uğurlamak istemedim sizleri. Yeniden gelirsiniz.

  • 91 Model Yamuk Bir Renault Görüyorsan, Bi’ Heykel Meselemiz Var Konuşmamız Gereken

    “Elbette kırk yıldır işlerimi şekillendiren temel soru şu: Heykelsi olana dair fikri, gündelik hayatı ve yaşadığımız zamanı işlemek için kullanabilir miyim? Ve böylece yeni bir bakış açısı ya da yeni bir yorum olasılığı kazanabilir miyim?” – Erwin Wurm

    Avusturyalı sanatçı Erwin Wurm için heykel sadece bir bronz blok ya da mermer yığını değil. Hatta çoğu zaman bir araba, bir kazak, bir sosis ya da kendi bedenimiz. Nesnelere bakışımızı eğip büküyor ve bazen fiziksel olarak da yapıyor bunu sanatçı. Onun işleri çoğunlukla bir durup bakma, sonra da “bir dakika ya, bu baya tuhaf ama neden bu kadar tanıdık?” dedirtme haline sokuyor insanı.

    Erwin Wurm, 1996/1997’de başlattığı One Minute Sculptures (Bir Dakikalık Heykeller) serisiyle tanınmış. Bu eserlerde Wurm, katılımcılara sandalye, kova, meyve ya da kazak gibi gündelik nesnelerle belirli pozlar almalarını veya eylemler gerçekleştirmelerini öneren yönergeler vermiş.

    Sürece fotoğraf ve performansı dahil ederek hem heykelin biçimsel özelliklerine hem de performans ile gündelik hayat, izleyici ile katılımcı arasındaki sınır çizgilerinde dolaşmış.

    Wurm bu hem katılımcılığı esas alarak, “hacmi değiştirmek heykelin özü” diyor ve ekliyor: “Bu ister kütleyi azaltmakla (ahşap ya da mermer yontmak), isterse madde eklemekle (modelleme ya da yığma) olsun. Hacmi değiştirdiğinizde, içeriği de değiştirirsiniz—bunu vurgulamak benim için çok önemli.”

    Mizahı araç olarak kullanıyor ama röportajlarından ve işlerini inceledikten sonra düşündüm ki, onun komik olmak gibi derdi yok. Gerçekliğe alternatif açıklamalar sunuyor. Çünkü bazen dünya fazla normal davranıyor ve bu biraz şüpheli oluyor. İşte o noktada Wurm devreye giriyor.

    Dedik ya, Wurm’un heykel dediği şey çoğu zaman bir cismin kütlesini, işlevini ya da biçimini değil – onunla kurduğumuz bağı eğip bükmek diye. İşte “Renault 25” de tam olarak bu: normalde düz, simetrik, amaç odaklı bir nesnenin, bir anda devrik bir cümle gibi karşımıza çıkması.

    Arabanın gövdesi, sanki bir çizgi roman karesinde hızla viraja girmiş ama sayfa donmuş gibi… Ön taraf hâlâ ileri gidiyor, arka taraf geçmişte kalmış. Bir tür zaman gerilmesi.

    Wurm, bu işi hızın görsel karşılığını yeniden düşünmek için yapmış. Çünkü yüksek hızda bir arabayı çizemiyorsan, uzatırsın. Ama burada, sadece uzatmak değil mesele—bükmek, devirmek, neredeyse dengesini bozmak.

    Araba ise hâlâ çalışıyor, hâlâ sürülebilir. Ama gövdesi artık başka bir dil konuşuyor. Sürerken, virajı dönmüyorsun; zaten dönmüşsün gibi görünüyorsun.

    Sabit bir çarpıklık hali ve çok güzel. İyi ki okudun. Görüşmek üzere.

  • Artworks | “Kelly Beeman”

    Pandemi başlarında keşfetmiştim Kelly Beeman’ı. Burayı açtıktan sonra aklıma geldi, kendisinden bahsetmek istedim. Belki sizin de hoşunuza gider.

    Suluboya çalışıyor sanatçı ve çok sakin bir dünya resmediyor. Ev içi yaşamın tanıdık ama belirsiz duyguları onun oyun alanı. Hani şu sahip olduğumuz ama adını koyamadığımız genel anlara dair. Figürler sakin, mekânlar sade ama alttan alta bir gerilim var.

    Her şey hem tanıdık hem de biraz yabancı.

    Ne geçmiş, ne gelecek – her döneme açık sembolik alanlar açıyor. Fazla bilgiye gerek yok. Sadece prototip ve klon yüzler. Ama tanıdık simalarla. Tanıdık gülüşlerle. Tanıdık bakışlarla.

    Herkes kendi hikâyesini içine yerleştirebilecekken, çizgilerde bu kadar sakin kalmak bana çok mantıklı geliyor. Dingin görünen sahnelerden kendimize çok kolay geçebiliyoruz. Gündelik olan dramatik ama sade bir dille ortada. Belki de bu yüzden, onun resimlerine bakmak bir tabloya değil, kendimize bakmak gibi.

    Beeman’ın işlerinde belirli bir dönem yok. Gelecek değil, geçmiş de değil. Herhangi bir zamandayız. Aynı zamanda bir kolaj gibi, birçok referans ve farklı akımlar bir arada. Zamansızlığın en rahat hali gibi.

    Daha fazla uzatmadan, sevdiklerimden birkaçı aşağıda.

  • Artworks | “DeltaSauce”

    Artwork: Our Last Dance | Artist: DeltaSauce
    link

    Belleğin, nostaljinin ve “eşik” anların duygusal derinliklerini yapay zeka ile mercekleyen dijital sanatçı DeltaSauce’a rast geldim geçen gün. Kendini bir “nostalji küratörü” olarak tanımlayan sanatçı, kişisel anılar ile kolektif deneyim arasındaki bulanık sınırlarda geziniyor. İşleri pek hoş.

    Alacakaranlıkta banliyö sokakları veya retro teknolojilerin cılız ışıltısı gibi tanıdık görünümler sunan sanatçı, nostalji çekmecelerinden çektiği ortak anıları, düşük çözünürlüklü ve tüplü monitörlerden hatırladığımız CRT tarama çizgilerinden hız alıp bugüne sıçrayor ve günümüzün dipsiz kaydırmalarıyla buluştuğu karanlık köşelerimizde bizi tanıdık odalara sokuyor.

    Ancak bu tanıdık his, hatlar bulanıklaştıkça veya sabitlenmeyi reddettikçe hızla tekinsizliğe evriliyor.

    Sonsuz aşağı kaydırmalarla erişilebilirlik, bellek ile beklenti arasındaki ayrımların çatışması ve anlatıdan çok atmosferik olan bir etki ile tanışmak isterseniz, bazı işlerini aşağıya bırakıyorum.

    Artwork: Last Thing I See | Artist: DeltaSauce
    link
    Artwork: Oxide | Artist: DeltaSauce
    link
    Artwork: Addiction| Artist: DeltaSauce
    link
    Artwork: Blue Screen| Artist: DeltaSauce
    link
    Artwork: Mind Melt| Artist: DeltaSauce
    link

  • Artworks | “PhotonTide”

    Artwork: Into the void | Artist: PhotonTide
    https://www.instagram.com/p/DBg3R32PipP
    Artwork: Misery Loves Company | Artist: PhotonTide
    https://www.instagram.com/photontide/p/DDFgnJtSlZa
    Artwork: The Paradox Effect | Artist: PhotonTide
    https://www.instagram.com/p/C7hRPobp3I4/

  • Contact – Climax Analizi | Kozmik Bir ‘Leap Of Faith’ Hakkında Söyleyeceklerim Var

    “İlginç bir türsünüz. İlginç bir karışım. Çok güzel rüyalara ve korkunç kabuslara yeteneklisiniz. Kendinizi kaybolmuş, terk edilmiş, yalnız hissediyorsunuz.”

    Öncelikle Contact’i izlememişseniz, okuyacaklarınız pek sizlik değil. Çünkü bu yazı hem ağır spoiler içeriyor hem de bağlam dışı olacağınız için pek bir şey anlamayacaksınız.

    Gerçi, henüz Contact’i izlememiş olmanız bence harika bir şey. Çünkü bu, o kadar sevdiğim bir film ki… İlk izlediğim günü hâlâ dün gibi hatırlıyorum. 19 yaşımdaydım. Yaşımın getirdiği o bomboşlukla, evde tek başıma keyif yaparken rastlantısal bir şekilde, hiçbir beklentim olmadan denk gelmiştim. Körpe zihnim anlam bütünlüğünü tam kavrayamasa da, çoook etkilenmiştim.

    Yıllar geçtikçe Contact’e dair bu yükselişim zamanla hiç sönmedi. Aksine, hem yapım kalitesine, hem de anlatının derinliğine olan saygım, yıllar içinde giderek kök saldı. Geçtiğimiz günlerde ise, Blade Runner 2049, Game of Thrones, Call of Duty Infinite Warfare, Killzone Shadow Fall, Horizon Zero Dawn gibi hem sinema hem de oyun dünyasında anlatı sanatı bakımından çok başarılı işlere imza atmış Mike Hill’in Contact’in climax’ine dair güzel bir analizine rastladım.

    Açıkçası Contact’in anlatısında yer alan yeniden doğuş temasına dair bu kadar temiz bir özete daha önce rastladığımı hatırlamıyorum. O yüzden bunun hakkında bir şeyler karalamak istedim. 

    “Yok ben sunumu izlemem sen anlat” derseniz, aşağıda benim karaladıklarım var. “Yok ben direk öze ulaşmak istiyorum, link nerede” diyenler için de videoyu peşinen paylaşıyorum:

    www.youtube.com/watch?v=HYdSKQyff-8

    Konuya gelecek olursak…

    Filmin ana kahramanı Dr. Ellie Arroway (Jodie Foster). Ellie, SETI projesine kendini adamış genç bir bilim insanı. Başarılı bir kariyeri var ama tüm odağını dünya dışı uygarlıklardan gelebilecek, doğal olmayan radyo frekanslarını analiz etmeye vermiş durumda. Derin uzaydan ulaşabilecek akıllı yaşam izlerini, özellikle de radyo sinyallerini dinleyen tutkulu ama küçük bir ekibi yönetiyor.

    Ve bir gün Ellie, gerçekten dünya dışı bir uygarlıktan gelen bir mesaj yakalıyor. Gelen sinyal, ilk bakışta çözülemeyecek kadar derin ve karmaşık ama bir şekilde şifre çözülüyor kümülatif insan medeniyetinin anlayışının ve hayal gücünün çok ötesinde, ileri teknolojiye sahip bir boyutlar arası yolculuk makinesi inşa etmemize dair bir teklif ya da talimat olduğunu anlıyoruz. Uzun süren tartışmalar, politik gerilimler ve trajik olaylar birbirini izliyor ama sonunda insanlık, bu makineyi inşa ediyor.

    Ve Ellie, bilinmeyenle kendisi arasında, sınır hattına—hatta sıfır noktasına—geliyor. Ve işte tam orada, filmin climax’i başlıyor…

    Makine inşa edilmiştir, testler tamamlanmıştır. Bu, planlanmış bir randevudur. Ellie bilinmeze gidecektir. Elinde avucunda ne varsa, artık sadece aklındadır. Her şeyin sağlamasını yapmış, her şeyi göze almıştır. Ama yine de, karşısındakinin korkunç bir bilinmezin azameti olduğunu bilir.

    Ellie, yine de kaygısını bastırır ve o eşiği aşacak kadar cesaretini toplar. İşte Kierkegaard’ın “leap of faith” kavramı tam da buna tekabül eder. İnanırsınız ve inancınıza sığınırsınız. Kesinliğin tükendiği noktada, bir sıçrayış illa ki mantıksal bir garantiye dayanmaz. Kişi bilinmeyene teslim olur. Bu bir “kanıt yok ama inanıyorum” hâlidir.

    Rasyonaliteye ve gözleme dayalı bilgiye inanan Ellie, yolculuğa hazırdır.

    Belki de ölecektir. Belki milyonlarca yıl uzaklıkta rehin kalacaktır. Belki döndüğünde tüm sevdikleri yaşlanmış olacaktır. Bütün bu bilinmezlerin toplamı, leap of faith için kefenin diğer tarafında bir edere sahiptir. Ama Ellie bunu bekliyordur; hep bunu hayal etmiştir.

    Ellie’nin yolculuğu adım adım, sembolik olarak ölümle eşleşmeye başlar. Çünkü Ellie hayatını temelinden sarsacak bir deneyim ile karşı karşıyadır. Bu olay, Ellie’nin -eğer yaşayacaksa- hayatının bundan önceki kısımlarını eski hayatı yapacaktır.

    Başlangıçta Ellie’yi inşa edilen kompleksin rampasında görürüz.

    Bu bir köprüdür. Geçiştir. Ölebileceğini bilerek, yine de gitmektir.

    Çok daha kalabalık bir ekiple kapsüle eşlik edilebilecekken, ona yalnızca iki siyah giymiş teknisyen eşlik eder: Biri sağında, diğeri solundadır. Ellie, iki ölüm meleğinin eşliğinde ölüme yürür. Teknikerlerin kıyafetlerinin siyah olması, yönetmen Zemeckis’in dokunuşu ile bilinçli bir tercihtir.

    Ardından Ellie’nin gördüğünü görürüz. Bir köprü ve köprünün ucunda bir kapsül. Bir gaz odası? İdama hazır bir elektrikli sandalye?

    Her şey, bu aşamada alabildiğine ürkütücüdür.

    İlk bakışta bir uzay yolculuğu başlangıcı gibi görünen bu sahne, katman katman soyuldukça başka bir şeye dönüşür: Bir doğumun görsel ve duygusal anlatısına.

    Kapsül bir rahim gibidir; dış dünyayla teması kesilmiş, karanlık, sıvı dolu ve koruyucudur. Ellie ise o rahmin içinde yeniden şekillenmektedir; eski benliğini geride bırakıp, yeni bir bilinç düzeyine doğru ilerlemektedir.

    Bir sandalye. Kemerlerle sıkıca bağlanmış bir beden. Titreşimle sarsılan bir gerçeklik. Bu karede hiç olmadığı kadar tansiyon yükselir.

    Ardından Ellie, teknisyenler tarafından sandalyeye “bağlanır” ve bilinmeyene doğru yolculuğuna başlar.

    Yolculuk esnasında Ellie, Palmer’ın ona verdiği pusulayı yakalamak -belki de kaybetmemek- için sandalyeden kalkar. Bu önemli bir andır.

    Ellie sandalyeden kalkınca, sıkıca perçinlenmiş sandalyenin üzerinde kimse olmayınca momentumunu kaybederek tavana yapıştığını görürüz. Acaba Ellie sandalyeden kalkarak doğru mu yaptı, yoksa kalkmasa her şey yolunda mı giderdi, düşünürüz.

    Ama buradaki önemli nokta şu: Ellie kemerlerini çözüp sandalyeden ayrıldığında, yalnızca fiziksel bir eylem gerçekleştirmiş olmaz. İnandığı şeylerden, ölçülebilir olana duyduğu bağlılıktan, kontrol etme arzusundan da sıyrılır.

    Ve ironik biçimde, bu teslimiyet onu kurtarır. Çünkü belki de kemerlerle bağlı kalsa, sandalye parçalanırken onunla birlikte zarar görecektir.

    Ellie’yi özgür kaldığında, merkezde – hiçliğin ortasında -hareketsiz ve dingin bir şekilde cenin pozisyonunda süzülürken görürüz. İşte bu noktada, Ellie artık ölmüştür.

    Sahnenin devamında onu, hayatını temelinden değiştirecek bir deneyim ve yeniden doğuşu beklemektedir.