Sakat kalanlar ve tecavüze uğrayan kadınlar. Ağaca asılmış kurbanlar. Kanları akıtılmış ve kafaları kesilmiş vücutlar. Bedenlerden fışkıran iç organlar.
Umutsuz, rafine şiddetin tasvir dili için, grafik olarak düz, siyah ve beyazın veya katı kırmızının keskin karşıtlıklarıyla işlenmiş figür seçimi ise son derece homojen.
Karakter ve bireysel temsil yok. Sadece pür-i pak bir şiddet tasviri. Rahatsız edici ama, öte yandan da, estetik?

Kaotik ve şiddet dolu işleriyle, çağdaş toplumun değişken mimarisi içinde iktidar ve boyun eğme mücadelesi veren figürleri çarpışma halinde gösteren Cleon Peterson‘ın işlerini, kaçınılmaz olarak beğeniyorum aslında.
Burada onun harika olduğunu düşündüğüm birkaç işine de zevkle yer vereceğim, ki bence övgüleri sonuna kadar hak ettiğini düşünüyorum.
Fakat bir problem var ki, bu işleri incelerken sorgulamadan edemedim ve bu, tasvirin biçimine has bir mevzu da değil sadece. Ama bunu, bilerek en sona saklayacağım. Kitabın ortasından konuşmak için erken bence.
Şimdilik, “pekâlâ”.



Peterson’ın kanvasında gördüğümüz Miken ve Grek figürleri andıran, ters ve negatif çizgilerle boşluktan yontulmuş insan vahşetinin arketipleri, içimizdeki ilkel bir güdüye sesleniyor:
Ne olursa olsun sahiplenmek. Ucu nereye dokunursa dokunsun sahip olmak. Gerekirse zorla, gerekirse kavgayla, gerekirse kan dökerek, gerekirse öldürerek.



Bu mevzu, kozmik bir katastrofinin gezegene kötü bir şakası olan türümüz için mühim bir mesele: Toprağı sahipleniriz. Evi sahipleniriz. Mülkü sahipleniriz.
Biz öyle çok sahipleniriz ki, sadece yarım saat oturacağımız bir bank bile bizimdir, ki bu cümlenin devamında “gücü sahipleniriz” dememe gerek bırakmaz bu halimiz.
Öldürdüğümüz için hayatta kalmadık ama hayatta kalmak için bolca öldürdük. Tabii ki bilincimiz bize öldürmenin kötü bir şey olduğunu düşündürtecek kadar ilerleyecekti. Ama milyonlarca yıllık gen havuzumuzu taçlandırmak adına, bir hayata son vermek, ya da ona haksızca hükmetmek bize hala hiç yabancı değil.
Peterson, işte bu karanlık ve acımasız sahiplenme dürtüsünün anatomisi ile ilgileniyor. Yani onun için şiddet, estetik bir unsur değil; yüzleşilmesi gereken bir gerçeklik. Eserleri de altta akan irini göstermek için bir neşter gibi.

“Eğer son derece kötü insanlar benim eşyalarımı satın alsaydı, mesela tüm sanat eserlerimi uyuşturucu kartellerini yöneten insanlara satabilseydim, bu iyi olurdu.” – Cleon Peterson

Peterson, doğru veya yanlış, iyi veya kötü gibi basit sorularla ilgilenmiyor artık. 2010’ların başındaki işlerinde yer alan üniformalı temsillere, son işlerinde pek rastlanmıyoruz.
Çünkü ona göre bu pozisyonlar konu dışı. Baskı ve mağduriyet üzerine tarafsız, hatta ahlaki açıdan mesafeli bir noktada durmaya çalışarak (?), nadiren ve belki kaçınılmaz olarak çizdiği kadın figürleri bir kenara koyarsak (ki bir kenara konulacak gibi değil ama), Peterson’ın işlerinde iki taraf da birbirinin yerine geçebilir.
Yani siyah, kolayca beyaz olabilir, beyaz da siyah. Ortada sabit bir ideolojik değer yok.
“Ben dünyayı değiştirmek gibi bir misyonun peşinde değilim. Gerçek şu ki, iyilikseverleri pek sevmem… Ben sadece gördüğümü resmediyorum.” – Cleon Peterson
Zaten kendisi de meşhur Stanford Hapishane Deneyi’nden ve Jung’un “gölge” kavramından (yani bilinçli egomuzun karanlık, mantıksız tarafı) çok etkilendiğini söylüyor.

İşte böyle olunca, mağduriyet ve zorbalığın döngüsel doğası kendine bir temel buluyor. Hepimiz, doğru ya da yanlış koşullar altında, içimizdeki şiddet, ahlaksızlık ve yozlaşma kapasitesiyle yüzleşmek zorundayız ne de olsa.
“Pekâlâ” dediğim yerden devam edecek olursam, tüm bu “gösteriye” orta parmaklarımı nazikçe göstermek istiyorum.
Eğer Peterson’ın resmettiği iktidar ve boyun eğme mücadelesi kasıtlı olarak duygusal veya etik bir derinlikten yoksun bırakıldıysa ve biz de bunun yerine sürekli tekrarlanan bir çatışma döngüsü görüyorsak, mevzu bahis tüm bu işler, şiddeti bağlamından koparıp evrensel ve zamansız bir “gösteriye” dönüştürmüyor mu?
Ne kadar rahatsız edici olsa da, nihayetinde sanat galerilerinde ve dijital platformlarda tüketilen bir imaja dönüşmüş, paketlenmiş bir şiddetten bahsediyoruz.
Şiddet. Saf ve formüle edilmiş bir estetik nesne olarak şiddet. Yukarı kaydırıp linkten ulaşabileceğin uzaklıkta hem de.
Üstelik dilerseniz, kolunuza takabilir ve üstüne oturabilirsiniz ¯_(ツ)_/¯


Her ne kadar Peterson kendini “ben bir salt gözlemciyim” diye konumlandırmış ve etliye sütlüye dokunmadan aradan çekilmiş olsa da, tüm bu “fiyakalı “kimlikler üstü fiyakalı pozisyonlanma”, yani “benim eserlerimi kötü insanlar satın alsa mutlu olurum” gibi pozlar, samimiyetsiz ve çiğ.
Çünkü “gösteri”, şekil A’da görebileceğimiz gibi, gerçekliğin yerine kendini koyarken, imgeleri de kendine fayda sağlayacak biçimde işliyor. Debord’un çarsaf çarsaf anlattığı Gösteri Toplumu denilen mekanizma, işte tam da böyle çalışıyor. Gösteri, izleyiciyi şiddetin bir “gösterisini” izlemeye davet etmek yerine, seyirciyi sistemin konfor alanı içinde tutarak eleştiriyi metalaştırıyor.
Yanılanlar için peşinen söyleyeyim, sanatçının para kazanması ile ilgili derdim yok. Ama tüm bu kabul satın alınabilir figüratif şiddet anlatısının, sıradan olamayacak kadar manidar bir katamaran takımının yelkeninde “işbirliği” diye yelken açmasını görünce (Instagram hesabında profiline sabitlediği gönderiye bakınız) orta parmaklarımı biraz daha yükseltiyorum havaya doğru.
Hafif de sallayarak hem de.
Eh, tabii buraya kadar okuduysanız eliniz boş gitsin istemem.
Eğer şiddetle ilgili, çarpıcı ve sizi derinden düşündürtecek bir şeyler arıyorsanız (ve aradığınız sadece sanatsal açıdan tasvir değilse) ilk etapta Romain Gavras’ın Justice için çektiği “Stress” ve M.I.A. için çektiği “Born Free” kliplerini önerebilirim. Akabinde cüret edip, şu iki belgesele de zaman içinde vakit ayırabilirsiniz (sağlınız için araya uzun vadeler koymanızı önererek): Endonezya’daki katliamların faillerinin, suçlarını sinematik sahnelerde yeniden canlandırmasını konu alan, son derece rahatsız edici ve benzersiz bir yapım olan, 2012 yapımı “The Act of Killing” ve Sri Lanka İç Savaşı’nın son aşamalarındaki savaş suçlarını sarsıcı, gerçek görüntülerle gözler önüne seren, izlemesi zor ama oldukça önemli bir belgesel olan 2013 yapımı “No Fire Zone“.
Yakında görüşmek üzere.





































































